5 Şubat 2012 Pazar

ZAFER MUTLU VE TÜYLERİMİZ


Zafer Mutlu, ''tüylerini diken diken eden'' bir şiir yayınlamış köşesinde. Şairi belli değilmiş... Benim tepkim ise farklı oldu şiire.

Midem bulandı.

 İnsanların umreye gitmesini aşağılayan şair, tek tipleştirmeye dikkat çekerken kendisi de aynı arzuyu iliklerinde hissetmiş, belli.

Başbakanı konu ediyor çaktırmadan...

 Milli bayramlarda yüzü coşkuyla gülmüyor diye suçluyor. Ulusal benliği silmek ile itham ediyor.

Ulusalcılar, dindarları o kadar dışladılar ki milli bayramlarda gülmeye çekinir hale geldi millet...

 Biraz da buralara baksanız...

Biraz da aynayı kendinize tutsanız, biz nerde hata yaptık deseniz... O zaman bugün yapılan bir yanlış varsa hesabını sormaya hakkınız olur.

 Ama siz o soruyu sorduğunuzda ''keşke daha çok baskı yapsaydık da bu adam bugün orada olamasaydı, keşke halkın seçimine şöyle bir müdahale ettirseydik'' dersiniz eminim.

Dini benliği silmeye kalktığınızı ve bunun hata olduğunu, dinin, sadece sizin uygun gördüğünüz formda değil, aslı ile insanların özel alanı olduğunu anlasaydınız.. Bugün benliğinizin silindiği iddianıza daha farklı sahip çıkabilir, vicdanlarda anlaşılabilirdiniz.

'' Öğrenciler umre'de ahlakı öğrenecek'' diye bu milletin kutsal inançları ile dalga geçen bir şiiri köşesine taşıyan yazar da, hala anlamıyor...

Başımıza ne geldiyse, bu ötekini aşağılama ve yok etme, bu tahammülsüzlük yüzünden geldi. Hala o nedenle geliyor.

Tüm dindarlara takiyeci deyip çıkıyorlar işin içinden.

Nereden biliyorsun adamın Allah'ın huzuruna beş vakit sahtekarlık için baş eğdiğini ey şair? Hangi vicdan bu kadar kolay bu yaftalamayı  kabul edebilir?

Medrese, mele deyince neden titriyorsun ey şair, tüylerin diken diken oluyor belki?  Neden bu düşmanlık?

'Beşikteki bebekler Arapça Hu çekecek' derken, Allah'a hitap olan Hu'yu mu aşağılıyorsun? Hu'yu mu bebeğin ağzına yakıştıramıyorsun?

Elbette çocuklar özgür iradesi ile dini seçsin, ama sen de, beşikteki bebelere din düşmanlığı aşılama o halde...

Özgür bırak....

Edebiyatı tartışmasız olan Arap dilini mi kendince aşağılıyorsun yoksa. O bebekler 3 yaşına gelince 'oh my God' dese, ona da şiir yazar mısın? Ki benim ona da saygım var, Hu'ya olduğu kadar...
Veya üç yaşında çocuğunu, İngilizce anaokuluna yollayanlara da  bu düşmanlığı hissediyor musun o silindiğini söylediğin ulusal bilincinde?

 ''Örtülü ödenek'' ve ''cinsi latif tahriki'' konularında ise şaire ölümüne hak verecekken, bu at gözlüğü ile bakış nedeni ile birkez daha görüyorum ki bu ülkede yağmurdan kaçarken doluya tutulacağız hep.

Ya dinden imandan İslamdan tüyü ürperenler savunacak cinsi latifi ve örtülü ödeneğin adil kullanımını... Ya da halkın dinine imanına saygısı olanlar, cinsli latif tahriki diye kendini aklayıp, örtülü ödenekten çalacak.

Bu arada şairimiz, şiirini atfettiği kişiden önceki liderlere de, örtülü ödenek şiiri yazdı mı merak etmekteyiz.

 Şiiri okuyunca tüyleri ürperen Mutlu'da, başka dönemlerin örtülü ödeneklerine giydiren şiirleri yayınlamış mıydı o dönemlerde? Arşivlerde bulamadım....
------------------------------
İŞTE O YAZI VE ŞİİR


Tüylerimi diken diken eden şiir...


Gençliğe Hitabe üzerinden Atatürk‘e saldıranlar, dindar gençlik yetiştirme tartışması derken beynimiz yine kaynama noktasına geldi.


Bu “gerilime” kendi açımdan bir günlük mola vermek ve “aruz vezniyle yazılmış bir taşlama”yı sizinle paylaşmak istiyorum. Bana da cuma günü bir okurum gönderdi ve okuyunca elektrik çarpmışa döndüm!

Şiirimizin şairi belli değil, “Aşık Kul Hakkı” mahlasını kullanıyor.

Bakalım siz neler hissedeceksiniz?

ZAT-I ŞAHANE’YE

Millet seni bekledi Sultan Fatih’ten beri,

Padişahım sayende tarihe döndük geri.

Suriye’yi fethettin, titrettin İsrail’i,

Umarım, Amerika bundan ders almış olsun.

Devrinde ne konuşan, ne kitap yazan kaldı,

Hırsızın, uğursuzun dosyaları aklandı.

Hainler (!) Silivri’ye, Hasdal’a postalandı,

Korkarım, zulmedecek kimse kalmamış olsun.

Bin değil, yüz bin mele az gelir memlekete,

Kurulmalı tez elden her köye bir medrese.

Örtülü ödenekten yesinler kese kese,

Her cemaat payını, hakça bölüşmüş olsun.

Sayende sindi terör, sıfır sorun netleşti,

Hem Sarkozy hem Merkel karşında cüceleşti.

İran demokrat oldu, Mısır tam laikleşti,

Dilerim ki ümmetin, dehanı sezmiş olsun.

Özel mahkemelerin el atıyor her işe,

Okunuyor rakibin beynindeki düşünce.

Muhalefet yönünden ters bir rüzgar esince,

Sabaha karşı eve polis gelmemiş olsun.

Beşikteki bebeler Arapça “hu” çekecek,

Öğrenciler umrede ahlakı öğrenecek.

Cinsel taciz, işkence tarihten silinecek,

Yeter ki cinsi latif, tahrik etmemiş olsun.

Dokunan yanıyormuş, bırak ben de yanayım,

Saflar ayrışıyorsa, Atatürk’ten yanayım.

Takiye yapmadım ki, gerçekten utanayım,

Boğazımdan bir lokma haram geçmemiş olsun.

Ulusal benliğimi silsen de perde perde,

Coşkuyla gülmesen de kutlu milli günlerde,

Şanla şerefle dolu yaşayan devrimlerde,

Yüreğimde tutuşan ateş sönmemiş olsun.

AŞIK KUL HAKKI

Zafer Mutlu

22 Ocak 2012 Pazar

NACİ KORU'DAN, SÜLEYMAN YAŞAR'A CEVAP

Süleyman Yaşar ve Dışişleri Bakanlığı Basın ile ilişkiler yöneticisi Naci Koru arasında bir görüş ayrılığı var. Yaşar'ın eleştirileri ve Koru'nun cevabını, Koru'nun bloğunda kaleme aldığı aşağıda yer alan yazıda bulabilirsiniz.
-------------

KİŞİ VE KURULUŞLARI KARALAMAK BU KADAR KOLAY OLMAMALI...

Sabah gazetesinin ekonomi yazarlarından Sayın Süleyman Yaşar 12 Ocak günü, “Dışişleri’nin vesayeti ne zaman kalkacak” başlığıyla bir köşe yazısı yayımladı. Yazıda, bundan seneler önce Şangay’daki bir Dışişleri mensubumuzun, askerlik erteleme işlemi için başvuran bir vatandaşımıza zorla İstiklal Marşımızı okutturduğu ifade ediliyor ve Dışişleri’nin vesayetçi zihniyetinin artık sona ermesi gerektiği vurgulanıyordu.

Yazının sert üslubu, gerek beni gerek kamu kurumları için bir zamanlar ileri sürülen “halka uzak, vatandaşa mesafeli” inancını yıkmaya çalışan mesai arkadaşlarımı son derece üzdü. Yazıda yer alan, “halayı siyasetçiye şirin görünmek için çekmişler, vatandaşı hor gören uygulamaya devam ediyorlar” ifadeleri de oldukça kırıcıydı.

Yazının yayınlandığı gün yazarını aradım; ama Türkiye dışında olduğu için kendisine ulaşamadım. Bunun üzerine hissiyatımı kısa bir mesaj ile kendisine ilettim. Bakanlık olarak, “yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın dış temsilciliklerimizde karşılaştıkları sorunlara ilişkin tüm şikayetleri ciddiyetle araştırdığımızı, hatalı davranış içerisinde olanlar varsa bunların uyarıldığını, bazı görevlilerimizin de yanlış davranışlarından dolayı disiplin cezaları aldıklarını” yazdım. Ancak, “köşe yazısı üzerine dosyalarımızı incelediğimizi, iddia konusu olay hakkında zamanında Bakanlığımıza intikal etmiş bir şikayet bulamadığımızı” belirttim. Ayrıca, “zamanında şikayet konusu yapılmamış bir olayın aradan seneler geçtikten sonra bu şekilde itham edici bir üslupla Sabah gazetesinde yer almasının, mevzuata aykırı böyle bir hadiseden ötürü haksızca ve artık çok gerilerde kalmış bir anlayışla itham edilmemizin de bizi üzdüğünü” kaydettim.

Sağolsun Süleyman bey, mesajımı kısa sürede cevapladı, “sizi üzdüğüm için ben de üzüldüm” dedi. Ama sonuç olarak iddiasının arkasında da durdu. “Dışişleri Bakanlığının vatandaşa iyi hizmet vermediğini, dosyalarında bunun başka örnekleri de olduğunu” yazdı.

Hani meşhur bir hikaye vardır:
Bir gün bir yeniçeri, yakasına yapıştığı bir Yahudiyi duvara yaslar.
Yahudi sorar: İyi de ben sana ne yaptım?
Yeniçeri yanıtlar: Siz bizim İsa Efendimizi öldürmüşsünüz.
Yahudi şaşırır: “Tamam da" der, "bu benim mi suçum? Üstelik asırlar önce yaşanmış bir hadise!"
“Olabilir ama” der, yeniçeri; “benim yeni haberim oldu.”

Şangay Başkonsolosluğunda bir vatandaşa uzun yıllar önce zorla istiklal marşı okutulması olayı da işte böyle bir iddia. Zamanı belli değil, faili belli değil, mağduru belli değil. Ama ülkemizdeki önemli bir gazetenin tanınmış bir yazarı yaklaşık 10 yıl sonra “bir zamanlar böyle bir olay yaşanmıştı” diyerek dışişleri gibi bir kurumu suçlayabiliyor.

Aldığım bu cevap üzerine yeni bir açıklama gönderdim Süleyman beye. “Yazınızda ‘iki önceki konsolos dönemi’nde diye tanımladığınız zaman birimi 2001 - 2005 yılları arası olmalı. Neredeyse 10 yıl önce yaşandığı ileri sürulen bir olayın, doğruluğu hiç araştırılmadan konu edilmesini anlamakta zorlanıyorum. Biz bu konuda hiç bir şikayet mektubu bulamadık. Keşke yıllar sonra özel bir görüşmede bu konuyu size açan iş adamımız bu muameleye maruz kaldığında durumu kısa bir mesajla bize de iletseydi” dedim. “Takdir edersiniz ki, bu gibi, hiç bir şekilde tasvip edilmeyecek olaylar zaman zaman vuku bulabilir. Ama önemli olan, bunların ögrenildiğinde kurumun mudahale edip etmediği, haksızlıkları giderip gidermediğidir. Biz Dişişleri Bakanlığı olarak benzer şikayetleri aldıgımızda şikayet konularını titizlikle inceleyip gereğini yapıyoruz” diye yazdım.

Mesajımın sonunda kendisine bu olayı aktaran iş adamımızdan, aradan bu kadar yıl geçmis olmakla birlikte olayın yaşandığı tarih ve olayın ayrıntıları ile ilgili bilgileri bize iletmesini talep ettiğimizi, ayrıca açıklamalarımıza sütununda yer vermesini beklediğimizi ifade ettim.

Bu açıklamam ne yazık ki Sabah’ta yer almadı. Süleyman bey, bir mesaj daha göndererek beni “konunun önemini kavrayamamakla" suçladı. Bununla da yetinmedi ve bakın bizim çalışmalarımızı güncel gelişmelerle nasıl karşılaştırdı:

"On yıl önce yaşanan diyorsunuz. Doğruluğu araştırılıp araştırılmadan diyorsunuz; önce size 32 yıl önce yapılan 12 eylül darbesinin hesabının Ak parti hükümeti döneminde sorulduğunu hemen hatırlatayım. Şikayetçi olan kişi ve kişiler vatandaş. Sizin göreviniz bu şikayetlerin tekrarlanmaması için ilgili devlet memurunun tavrını düzeltmesini sağlamaktır. Benim görevim kamu hizmeti alan vatandaşın şikayetini kamu hizmeti veren birime bildirmektir. Ben süzgeçten geçirmek, sansürlemek ya da size şikayeti var mı yok mu bunu araştırmakla mükellef değilim. Ben görevimi yaptım siz de görevinizi yapmalısınız.” Bakanlığımızın basın ile ilişkilerinden de sorumlu olan bir yönetici olarak bu mesajdan sonra değerli Sabah yazarı ile yazışmalarımıza devam etmenin bir anlam taşımayacağı kanaati oluştu bende. İddia ile ilgili açıklamamıza basın ahlakı gereği gazetede yer verilmesini bekliyordum, ama aradan on gün geçmiş olmasına rağmen bu beklentim gerçekleşmedi. Bu şekilde gazetelerdeki ombudsmanlık hizmetinin de iyi çalışmadığını üzüntüyle görmüş oldum ve bundan üzüntü duydum. Benim gibi sosyal medyayı etkin bir şekilde kullanan kişiler için belki bu tür yanlış haber ve yorumlar karşısında görüş yazmak mümkün. Ama bu imkanı olmayan kişi ve kurumlar ne yapmalı?

Hiç bir dayanağı olmayan iddialar ile kişi ve kuruluşları karalamak bu kadar kolay olmamalı diye düşünüyorum.
.
Naci Koru

7 Ocak 2012 Cumartesi

HALA VİCDANIM VAR...

Özkök, Hürriyet'in vakti zamanında okullarda başörtü için attığı ''411 el kaosa kalktı'' manşeti ile Taraf Gazetesi'nin Uludere için attığı ''Devlet halkını bombaladı'' başlığını aynı kefeye koymaya kalkmış. Ne diyelim. Asla anlamayacak aradaki farkı, o manşetin halkın iradesini baltaladığını. Veya anlamamazlıktan geliyor. O'na göre Devlet halkını bombaladı demek de fitne. 411 el kaosa kalktı derken, kaos çağrısı yaptığını, hedef gösterdiğini itiraf ediyor.

Halbuki o başlık, ''kaosa'' ifadesi ile salt yorumken, Devlet halkını bombaladı başlığı, sadece bir gerçeği ifade ediyor. Bombalamanın bilerek veya bilmeyerek olduğu kısmını ise yorumsuz okuyucuya bırakıyor. Biri halkın hakkını savunyor, haberi veriyor, diğeri halkın iradesi Milletvekilleri'nin milletin meclisinde oy kullanmasını sabote ederek, kaosla engellemeyi hedefliyor.

Özkök şimdi de kendine bir arkadaş bulmuş gibi seviniyor. Ama olmamış. Taraf'ın manşeti, Hürriye''in kaos manşetinden, daha hafif, daha masum ve en önemlisi daha adil. Edebiyatı ise her zamanki gibi güçlü.

Hala vicdanı olan varsa soruyorum demiş. Sorularına kısaca cevap verdiğimi zannediyorum.

----------------------------

İŞTE ÖZKÖK'ÜN O EŞLEŞTİRMEYİ YAPTIĞI YAZISI:

Öyle melun bir kafa ki, durmuyor
- Neydi o manşet?
Hani Uludere’deki o elim olaydan sonra “Taraf” gazetesinin attığı manşet?
“Devlet halkını bombaladı...”
Sen ki, ey büyük Türk devleti ve onun bugünkü sahipleri...
Yut ki yutabilirsen...
Yutamıyor musun? Tavsiyem, kızılcık şerbeti yap, iç...
* * *
-  Dün Hürriyet’te Sedat Ergin’i okuyorum.
Hepimiz mutabıkız, düzgün bir gazeteci, ilkeleri var. Odur budur diye bakmaz.
Tabii ki yapılması gerekeni yapıyor.
“Taraf”ın manşetinden değil, ama basından yana çıkıyor.
“Söz konusu gazete haberinde hatalı olabilir” diyor, arkasından ekliyor:
“Ancak hata olması, bir demokraside Başbakan’a muhabirleri, yazarları ve gazeteleri hedef gösterme ayrıcalığı vermez” diyor.
Doğru mu söylüyor?
Bana göre doğru, başkasına göre doğru olmayabilir...
-  Bu manşet, Başbakan’a onu yapma ayrıcalığı vermez, ama bana şu mütevazı soruyu sorma hakkını verir.
* * *
Ey, sen geçmişin manşetleri üzerinden recm üstüne recm yapan, eli taşlı, dili sopalı arkadaş...
Ey sen, elinden gelse, “411 el kaosa kalktı” manşetinden, kallavi bir darağacının üç bacağını imal edecek kafa...
Söyle bana ne düşünüyorsun “Taraf”ın bu manşeti hakkında?
Bak ne diyor: “Devlet halkını bombalamış...”
Söyle bana, bu laf, diline pelesenk ettiğin “411 el kaosa kalktı” lafından daha mı hafif, daha mı masum, daha mı adil..
İlahi bir güçten aldığı yetkiyle, o ilahi güç neyse, onun baltası kesilen; o gazeteciyi bu gazeteciyi her gün hapislere, sürgünlere, maltalara gönderen, elinden gelse darağacına çekecek, ileri demokrat arkadaş...
Sana soracaktım, vazgeçtim, sormuyorum.
Hâlâ vicdanı kalan varsa, ona soruyorum.
Hadi söyleyin, arada bir fark var mı?
Var...
411 milletvekili, elini bilerek kaldırmıştı.
Devlet o elim, elim olduğu kadar vahim hatayı, bilerek yapmadı...
* * *
Gelelim o “411 el kaosa kalktı” manşetine...
O gün ne demiştim? “Türbanlı kızlar üniversiteye girsin. Ama bunu Anayasa ile çözmeyin.”
Aynı sözü, Anayasa Mahkemesi Başkanı da söylemişti.
Peki bugün ne oldu?
Türbanlı kızlar artık rahatça üniversiteye girebiliyor mu?
Giriyor.
Peki bunun için Anayasa’nın değişmesi gerekti mi?
Gerekmedi.
* * *
Sense o gün ne demiştin?
“Milletin 411 seçilmiş temsilcisinin kaldırdığı el için sen nasıl da böyle bir şey diyebilirsin?”
Ben de demiştim ki, kalkmış eller vekil elidir. Kutsal el değildir. İnsan elidir.
Bak, aynı seçilmiş eller, maaşlarını yükseltmek için kaldırıldığında sen bile ne manşetler attın.
Ağzına gelen neleri söyledin.
Demek ki neymiş?
“Devlet halkını bombaladı” manşeti de, demokrasinin parçasıymış.
Demek ki, neymiş?
Manşet hatalı da olsa, basın özgürlüğünün parçasıymış.
* * *
İşte o yüzden diyorum...
Şu kafa var ya, şu benim kafa; öylesine melun bir kafa ki, yerinde duramıyor, kabına sığamıyor...
Fıldır fıldır dönüyor.
Görüyor, hatırlıyor...
Ee tabiatıyla hatırlatıyor...

11 Aralık 2011 Pazar

AMERİKA'YA HAYRAN OLAN YAZAR HAKLI MI?



Bence haklı. Yazdığı konuda bazı şeyleri Amerika'ya ilk kez giden ergenlik çağının sonlarındaki genç gözü ile görmüş gibi olsada. Ya da Sofi'nin dünyasında anlatılan, tavşanın dibindeki pirenin, tüylerin üstüne çıkıp dünyaya hayran hayaran bakışı gibi gelsede kulağa yazdıkları... Middle East Studies Association of North America üyesi bir yazar için bu durumu böyle basit ifade etmek de ayrı bir yetenek.

Yazarın temel çıkarımı bilgiye ve yaratıcılığa en çok değer biçen ülke Amerika. Birde seçkincilik artık sermayeye değil bilgiye sahip olmakla ilgili bir durum.

 Ben konuya Türkiye'de bilgiye ve yaratıcılığa verilen değer açısından yaklaşarak bir okuma yapmanızı öneriyorum.

Sabah yazarı Hasan Bülent Kahraman bu yazıdan sonra ABD Büyükelçilğince ödüllendirilir mi bilinmez, kendisini yaftalanmayı göze alıp görüşlerini yazmaya cesaret ettiği için kutlayarak sizleri yazı ile başbaşa bırakıyor, yorumlarınızı bekliyorum...

------------------

ÇOK BİLGİ ÇOK AMERİKA


 Herkes kendi Amerika'sını yaşıyor. Burada konuşulan dilin tabiriyle DC'nin yaniWashington'un Amerika'sıyla New York 5. Cadde'nin "kokoş" Amerika'sı aynı mı? Orta Batı'da Allah'ın unuttuğu bir "cowboy" kasabasıyla LA'nin meşhur/lar mahallesi Hollywood nasıl bir olabilir?
Ben bilginin Amerika'sını yaşıyorum. Öncelikle üniversite kampusları demek bu. Ama işi bilgi üretimiyse hayatın her anına, sokağın her köşesine bucağına bu gözle bakıyor insan. Sosyal bilimler, politika, sanat ve kültür benim bilgiyi izlediğim, kovaladığım dünya. Ama şimdi kısa aralıklarla gelip giderken gözüme teknolojinin Amerika'sı çarpıyor. Daha çoklukla. Öncelikle.
Bunda yeni veya şaşacak bir şey yok. Yüksek teknoloji bilgisinin hayata uygulanması, alete dönüştürülmesi demek olan Brookstone mağazalarına girmese ve sadece gündelik alışverişin yapıldığı CVS, Duane Reade gibi mağazalarda dolaşsa da, süper marketlerde gezse de teknolojinin yani uygulanmış bilginin düzeyi karşısında insan takılıp kalıyor.




***

Bunu muhayyile ve yaratıcılık sağlıyor. Yeryüzünde insan muhayyilesine buradaki kadar para ödeyen ikinci bir ülke yok. Yaratıcılık dünyanın hiçbir yerinde Amerika'daki değere sahip değil. Şimdi Steve Jobs, Mark Zuckerberg, Bill Gates nedeniyle Amerika dışındaki insanların adını duyfuğu şu "garaj kültürü"gündelik hayatın en önemli parçası burada. Herkes kapanır evin garajında bir şeylerle uğraşır. En ücra kasabalarda başka bir şeye değil de karşıma çıkan bir kişinin "icatçıyım" demesine şaşırmışımdır. 1960'ların ikinci yarısından başlayarak yetiştiğim yıllarda Amerika uzay teknolojisi aracılığıyla bir kere daha teknoloji patlaması yaşıyordu ve dergilerde en çok "patent dairesi" ve mucit karikatürleriyle karşılaşıyorduk.




***

Ama şimdi onu da aşan ve Gates-Jobs ikilisinin kurduğu yepyeni bir dünya var: bilgisayar dünyası. Buradayken gündelik hayatımı "içinde" yaşadığım ipad'im bozuldu. Bir Apple mağazasına gittim. Beni "dâhiler barı"na (genius bar) aldılar. Etrafta her birisi başka bir kültürle yoğrulmuş 20'li yaşlarında gençler vardı. Bilgisayar dâhisi çocuklar. Onu bırakalım sadece ellerindeki alet dünyaya değer. Her şeyi bir tek aletle yapıyorlar. Hayat o kadar basitleştirilmiş.
Bir süre önce MIT laboratuvarlarında, televizyonun "kasasından", ekranından tamamen kurtarıldığını, bütün sahnelerin "boşlukta", yani mekânın içinde üç boyutlu olarak "tecessüm" ettiğini gördüm. Üç boyutlu (3D) televizyona ve görüntüye neredeyse her yerde geçilmiş durumda. Bütün bu teknolojinin getirdiği o farklı duyuş, yaşama tarzı, tavır, tepki ise hayatı bizim bildiğimiz, alıştığımız, sıradan gündelik gerçeğin çok ötesine taşıyor. Dil, giyim kuşam, zevk buna bağlı olarak değiştikçe değişiyor.




***

Bütün bunlar işte bilginin Amerika'sı. Evet, sadece yüksek teknoloji değil, sıradan gibi gelen her türden davranış bilgiyi ve onun koşulu olan eğitimi içeriyor. Otelin önündeki inşaatta çalışan işçilere bakıyorum. Attıkları her adımın nasıl biredinilmiş bilgiyle yüklü olduğunu bana eski mühendis yanım anlatıyor. Trafik polisinin davranışı bundan farklı değil. Lokantada mönünün şehvetine kapılıp ısmarladıklarımızı elinde kalem önce düşünüp sonra, "bu kadar yemek yenmez ayrıca tatlar bakımından da bu seçim yanlış, müsaade ederseniz şunları iptal edeceğim" diyen gencecik, dünya güzeli kızın tepkisi de aynı kökten sürüyor.
Bütün bunlar bilginin enformasyondan farkıyla ilgili. Bilgi artık dünyanın en önemli değeri. Seçkin artık sermayeye değil bilgiye sahip olan demek. Harvard Business Review geleceğin firmalarının yapısal özelliklerini anlatır ve stratejilerini sıralarken "danışman kullanmayı" birinci sırada sayıyor. Kapitalist sermayeyi, bazı insanlar da bilgiyi biriktiriyor. Amerika ikincisi olmadan birincisinin yaratılamayacağını öğrendiği ve uyguladığı gün Amerika olmaya başladı. İhracatında birinci sırayı hâlâ eğitim çekiyor, teknoloji derseniz, işte o da bilgidir diyorum.

Hasan Bülent Kahraman/ Sabah

10 Aralık 2011 Cumartesi

TARAF'TAN DİKKATE DEĞER ALINTILAR

Psikopos Josip Juraj Strossmayer, Alman etnik kökene sahip Hırvatistan'da yaşamış bir psikopos. Bir din ve siyaset adamı. 1800 lerde, uzun süre siyasi liderlik yaparak ülke yönetiminde yeni politikalar hayata geçirmeye çalışmış biri. Türkleri, Doğu Avrupa'ya taşıdığı bazı karakteristik özellikleri ile analiz ediyor.

 Taraf yazarı Roni Margules bugün Strossmayer'in Türklere dair bir analizini alıntılıyor.
Batı'yı değiştiklerine inandırmak isteyen Osmanlı portresini bugün ile karşılaştırmış Margules. Ama ben bu tespitlerin bu kadar önemli bir sonuç için kullanılmasından ziyade, bizzat kendisini önemsiyorum. Irkçı bir genelleme gibi gelebilir ama samimiyetle katılmak da mümkün.

 Strossmayer şöyle diyor:

Turklerin tarihi üç korkunc kelime ile yazılmıştır:

Aptalca bir kibir ve tembellik, arsız ve çok zaman gayri tabii bir şehvet ve nihayet bunlara eşlik eden korkunç bir zulüm ve istibdat.

Temiz bir yonetim sistemi için gerekli çalışkanlık ve dürüstlüğün zerresinden bile mahrumlar.

Herhangi birşey yaratmaktan tamamen aciz olan Türk ırkı, sadece yıkma yeteneğine sahiptir.

Etrafınıza bir bakın, karar sizin.

-------------

Ümit Kıvanç ise Taraf'taki köşesinde şike tartışmalarına göndermede bulunurken şöyle bir Türkiye tanımı yapıyor:

Türkiye, deprem yardım kolisinin içine, taş, sopa, kirli don koyup gönderen kimseye hiçbirşeyin olmadığı, (burada müdahil olacağım Kıvanç'a; halkı kin ve düşmanlığa tahrik diye bir suç ile insanların tutuklandığı bir ülke) bunu öğrenen kamu vicdanının çıtının çıkmadığı bir ülkedir.
 Bu hal ve şart altında dahi, sayın ve muhterem milletvekilleri, şikecileri kurtarma operasyonunuz yadırganıyor, daha da siz düşünün artık.

Kıvanç nazik bir dille kamu vicadnını hatırlatıyor. Ancak şikecilerin ağır cezalar alması da kamu vicdanını rahatsız edecekti. Burada bir soru(n) var. Asıl sorun bu. Hangi kamu?

 Nezaman birimiz hepimiz, birimizin hakkı/hakları hepimizin hakkı olarak algılanacak?

-----------------------
Birde sonuna geldiğimiz haftanın önemli olayı Eymür'ün ifadeleri. Aslında yeni şeylere girmeye gerek yok.Orhan Miroğlu, Taraf'taki yüzleşme adlı köşesine, konuya Haluk Kırcı'nın ifadelerini aktararak giriyor. Mehmet Ağar'a dikkat çeken ifadelere yer veriyor özellikle. Musa Anter cinayetine dair Eymür'ün aydınlatabileceklerinin, bugün için önemini vurguluyor. Çatlı mevzuuna da girmiş elbette. Yasadışı şiddet yöntemlerini kullananalardan hesabı görülür olanlar ve görülemez olanlar şeklinde bir ayrım olmamalı. Faili meçhule göz yumanlar, üst düzey yöneticiler de dahil, ceza alamayacaksa, ne anlamı var?

6 Aralık 2011 Salı

ABANT PLATFORMU, ARAP GAZETECİLER VE ÖZELEŞTİRİ...

Zirve Üniversitesi ile Abant Platformu'nun, Dış politika gündemli olarak Gaziantep'te düzenlediği toplantıya çok sayıda yabancı gazeteci katılmış. Özellikle de Arap gazeteciler.

 Zaman Gazetesi yazarı Bülent Korucu'nun bugünkü yazısı önemli bir tespit içeriyor. Ki Zaman grubu içinden özeleştiri az çıkar. Eleştiriye uğramaları vicdanları rahatsız eden, hatasız oldukları konularda da linç ile karşılaştıkları için belki de. Bilemiyorum.

Velhasıl Zaman Gazetesi yazarı Bülent Korucu ise hem bazı gazetecilere dolaylı olarak da Türk Dış politikasına dair bir özeleştiride bulunmuş katıldığı toplantıda edindiği izlenimlerden yola çıkarak. ''İhtisas alanım dış politika değil'' diyen bu gazeteci arkadaşımızın tespiti yazısının sonunda saklı. ''İğneyi kendimize batıralım'' derken Türk dış politika çevrelerini ve meslaktaşlarına sesleniyor diye düşündüm. Araplar'ın Türkiye rahatsızlığına değiniyor taze taze yaptığı gözlemler üzerinden. Önemsediğim için paylaşıyorum:

YALANCI BAHAR KORKUSU
Arap Baharı son zamanlarda en sık duyduğumuz kavramlardan. Hafta sonu bu kavramın bütün boyut ve taraflarıyla konuşulduğu bir toplantı yapıldı. Abant Platformu'nun Zirve Üniversitesi'yle birlikte Gaziantep'te düzenlediği toplantıya hemen bütün ülkelerden yazar ve akademisyenler katıldı.
Toplantı, ihtisas alanı dış politika olmayan benim için ilginç ve öğreticiydi. Türk medyasında genelde temenni, hayal veya korkuları okuyoruz. Ama gerçeklik nispetini test etme şansı bulamıyorduk. Abant Platformu'nda temenni ve korkuların sadece Arap aydınları içinde değil, İsrail, ABD veya Rus aydınlar arasında nasıl algılanıp yorumlandığını bir nebze görebildik.
'Arap Baharı' nitelemesinden neredeyse bütün tarafların hoşnutsuzluğu dikkat çekti. Araplar, bahar kelimesinin yaptıkları işi tasvir ve tarif etmekte yetersiz kaldığını düşünüyor. Devrim gibi daha itibarlı isimlendirmeleri hak ettiklerini düşünüyorlar. Dile getirmedikleri bir hissimi de paylaşayım; biraz da yalancı bahar olmasından korkuyorlar. Aldatıcı güneşe kanıp çiçek açanların başına gelenlerden endişe ediyorlar. Bahar denince Sovyet işgali ve demir yumruğu ile hatıralarda yer eden Prag'ı anıp karamsar olmak mümkün. Daha yakın zamanda 'turuncu devrim'lerin sebep olduğu inkisar-ı hayali de unutmayalım. Devir değişti, dünya eski dünya değil denebilir. Yine de yalancı bahar tedirginliğini yabana atmamak lazım.
Açıkçası dile getirilmeyen ve belki şuuraltında ötelenmeye çabalanan korku bende de var. Bizim nefesimizle hohlaya hohlaya 60 yılda eritmeye çalıştığımız buzdağını onlar, yaktıkları ateşle bir anda eritmek istiyor. 'Başarabilirler mi, buzdağı kendinden biraz feragat ederek ateşi söndürebilir mi, ya da ortaya çıkan sel umulmadık limanlara sürükler mi?' gibi ciddi sorular cevap bekliyor. O ülkelerdeki askerî vesayet ve elindeki rantı bırakmak istemeyen bürokratik oligarşi, en az bizdeki kadar güçlü. Araplar, modern firavunlarını yıktıkları iddiasındalar. Fakat hepimiz biliyoruz ki firavunun yakın çevresi ondan daha tehlikeli olabilir. Firavunu ilahlığa ikna eden ve bunu halka dayatarak aslında kendi iktidarlarını kuran o yakın çevre, yani bürokratik oligarşi henüz dipdiri ve ayakta. Hatta Arap katılımcıların itiraf ettiği üzere geçiş dönemini eski elitler yürütüyor. Bizim bürokratik oligarşi diye tanımladığımız eski elitler ve onların uluslararası bağlantıları, yeni dönemi lehine çevirmek için boş durmayacak. Geçen yıl Kaddafi'ye Paris'in göbeğinde çadır kurduran Fransa'nın muhaliflerle birlikte savaşması kara kaş kara göz hatırına olabilir mi? Sokaklardaki gençler ve kürsülerdeki aydınlar çelişkili duygular yaşıyor. Uluslararası camianın devrimlerine psikolojik destek ve ihtiyaç duyulduğunda fiili müdahale ile yardım etmesini istiyor. Aynı anda tamamen bağımsız oldukları ve öyle kalacaklarını ileri sürüyorlar. Tam burada Batı'nın bahar endişesi başlıyor. Nasıl Arap sokakları yalancısından korkuyorsa Batılı aktörler de gerçek bahardan kaygılanıyor. En sıcak ve öncelikli mesele olan siyasi dönüşümler konuşuluyor. Ancak yeni siyasi yapı ve oyuncuların aynı zamanda ekonomik ve sosyal dönüşümün itici gücü olacağı gerçeğini kimse göz ardı etmiyor. Siyasi dönüşümün küresel oyunculara ekonomik maliyeti küçümsenecek mesele değil. Bugüne kadar her çeşit rejimle samimi ilişkiler kurmaları, bundan sonra da kendi çıkarlarını önceleyeceklerinin işareti.
Abant Toplantısı'nda dikkatimi bazı katılımcılardaki Osmanlı kompleksi çekti. "Türkiye bizim için model değil, yeniden Osmanlı eyaleti olmayacağız" cümlelerinin altını özenle çizdiler. Umarım aynı delikten yeniden ısırılmazlar. Osmanlı'dan kurtulduk derken en acımasız sömürgecilerin eline düşmüşlerdi. Türkiye'ye eyvallah etmiyoruz psikolojisi inşallah yeni maceralara sürüklemez. Burada iğneyi kendimize batıralım; bazılarımız söz konusu havanın oluşmasına fazlasıyla katkı yapıyor. Ne yazık ki Orta Asya'daki hatalarımızı tekrarlıyoruz.

Bülent Korucu-ZAMAN

HÜRRİYET'TEN RAHMİ TURAN'IN İSKİLİP'Lİ ATIF YAZISINA CEVAP

Yeni Şafak gazetesinden Abdullah Muradoğlu, Hürriyet'ten Rahmi Turan'ın, yazısında, Atıf Hoca sanki Yunan uçaklarının İstanbul hükümeti işbirliği ile, Mustafa Kemal aleyhine halka bildiri atılmasına, Kürt teali Cemiyeti adına destek verdiği çarpıtmasına tepki gösteriyor.Ve tarihi gerçekleri hatırlatıyor. Bu çarpıtma belki kasıtlı değildi ama okurların yanlış bilgilenmesi ve bazı kişiler hakkında yanlış zanları, toplumsal kutuplaşmayı derinleştiriyor. Çoğunluk bilmiyor, duyduğundan veya zannettiğinden emin oluyor. Bu nedenle Muradoğlu'nun yazısı okunmalı diyor ve sözü onun yazısına bırakıyorum.


ATIF HOCA'YI NEDEN ASTILAR?

"Hürriyet" yazarı Rahmi Turan, 1926'da idam edilen İskilipli Atıf Hoca'ya değindiği yazısında resmin bütününü göstermek yerine sadece bir parçasını tercih etmiş.
"Teal-i-İslâm Cemiyeti" adına bastırılan bir bildirinin Yunan uçakları tarafından Anadolu'ya atıldığını, bildiride Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının padişaha başkaldıran asiler olarak nitelendiğini belirtmiş.
"İstiklal Mahkemesi" zabıtlarına göre Atıf Hocanın "vatana ihanet" suçundan idam edildiğini dile getirmiş.
"Geçmişte uğraşmak yerine önümüze bakalım" türünden yaklaşımı bir parça anlayışla karşılamak mümkün ama olaylar çarpıtılarak aktarıldığında vicdanlar da buna razı gelmiyor.
Sözkonusu bildiri 1920'de yazılmıştı.
Rahmi Bey'in yazısından Atıf Hoca'nın bu bildiri yüzünden arandığı ve 5 yıl sonra yakalandığı gibi bir anlam çıkıyor.
İşin gerçeği şudur..
1925'de "Şapka Kanunu" çıkarılmış, bu kanuna yurdun bazı bölgelerinde tepkiler gösterilmişti.
Bu tepkilerle Atıf Hoca'nın Şapka Kanunu'ndan 1,5 yıl önce neşrettiği "Frenk Mukallitliği ve Şapka" risalesi arasında bağ kurulmuştu.
Atıf Hoca, risaleyi neşreden matbaacı, bu risaleyi dağıtanlar, yanı sıra Şapka Kanunu aleyhinde bulunmakla suçlanan birkaç hocaefendi "İstiklal Mahkemesi"ne çıkarılmışlardı.
***
Mahkemede sanıkların aleyhindeki havayı köpürtmek için 5 yıl önceki bu bildiri de gündeme getirilmişti.
Aslında bu bildiride Atıf Hoca'nın bir dahli de yoktu.
Tahir'ul-Mevlevi "İstiklal Mahkemeleri" isimli hatıratında işin gerçeğini tafsilatıyla anlatır.
Buna göre Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin İstanbul Hükümeti'nin baskısıyla vücuda getirdiği bir bildiriydi bu.
Üstelik Cemiyet adına hazırlanan bu bildiri Cemiyetin İdare Heyetinin bilgisi dışındaydı.
Mustafa Sabri Efendi, Atıf Hocadan bildirinin cemiyetin mührü ile mühürlenmesini istemişti.
Atıf Hoca da İdare Heyetine danışmadan böyle bir şeyi yapamayacağı cevabını vermişti.
Cemiyetin İdare Heyetinden Tahir'ul-Mevlevi ile birlikte Mustafa Sabri Efendi'nin yanına çıkan Atıf Hoca, "Biz buna razı olmayacağız. Çünkü Teal-i İslam siyasi değil ilmi ve dini bir cemiyettir. Biz hükümetin işine karışmayacağımız gibi hükümet de bizi karıştırmasın" demişlerdi.
Konu Cemiyetin toplantısında da gündeme gelmişti. .
Hükümet taraftarları itirazlara rağmen bildirinin Anadolu'ya gönderileceğini söylediklerinde Atıf hoca ve arkadaşlarından "gazetelerde tekzip ederiz" cevabı almışlardı.
Bu sözlere Hükümet taraftarları "Edemezsinin, Matbuat Müdürlüğüne emir verilmiştir" diyerek karşılık vermişlerdi.
Atıf Hoca ve arkadaşları bunun üzerine toplantı çıkışında itirazlarını şifahen ilan edeceklerini söylemişlerdi.
Sonunda beş üye "kabul", beş üye de "hayır" cevabı vermişti.
Reis Atıf Hoca'nın da "hayır" oyu vermesiyle birlikte bu bildirinin yok hükmünde sayılmasına ekseriyetin görüşü ile karar verilmişti.
***
Aradan 5 yıl kadar geçtikten sonra Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından tutuklanan Atıf Hoca, mahkemede Cemiyetin Anadolu'ya hiçbir vakit beyanname (bildiri) göndermemiş olduğuna dair "Vakit" gazetesi ile yapılan ilanı da göstermişti.
Savcı, Atıf Hoca hakkında 10 yıl hapis cezası istemişti ama mahkeme heyeti idam cezasına hükmetti.
İstiklal Mahkemesi kararlarının temyizi yoktu.
Prof. Ergun Aybars'ın dediği gibi Cumhuriyet sonrasındaki İstiklal Mahkemeleri devrimlerin gerçekleşmesi amacıyla kurulmuştu.
Şapka Kanununa itirazların önünü kesmek için Atıf Hoca kurban edilmişti.
Durum budur.
Abdullah Muradoğlu-Yenişafak