23 Ağustos 2013 Cuma

TÜRKİYE'DE İŞLER NEREYE GİDİYOR?


ÇÖZÜM SÜRECİ

Selahattin Demirtaş'ın Birgün'e verdiği röportaj bugünün önemli işlerinden biri. Dünyada olan acı olaylara odaklanırken Türkiye'yi unutmamak lazım. Türkiye'de yaşananlar da dışarıdan bağımsız düşünülemez.

Demirtaş, çözüm süreci aksaklıklarını, son birkaç günün konusu olan ve bazı çevrelerde endişeye bazı çevrelerde iştahlı bir bekleyişe yol açan Cemaat-Ak Parti gerilimine değinerek yorumluyor.

Demirtaş; 'Cemaat; valisi, polisi, yargıcı eliyle süreci zora soktuysa bunun sorumlusu da yine hükümettir' demiş. 'Söz geçiremiyorsa ben niye Cemaati suçlayayım' diyor.


Demirtaş net ve açık konuşan biri. Bunu siyaseten de doğru olacak şekilde yapmayı da başarıyor.

'Sürecin bitmesi 18-20 yaşındaki çocukların ölmesi demektir' diyor. Bu nedenle hükümet tarafından atılan geri adımlar olmasına rağmen süreci koparmamaya gayret ettiklerini söyleyen yumuşak bir dil kullanıyor.

Belki  hükümetin yasal düzenlemeleri tamamlamamasına rağmen süreç lehine bazı uygulamlar ile ne kadar risk aldığını bildiği ve gördüğü için. Örneğin bugün Sözcü Gazetesi ''Beytüşşebab'ta 6 yıl önce Mehmetçiğe kurşun sıkarken öldürülen teröristin kemilkleri Kato Dağından şov ile devlet hastahanesine getirildi, devletin polisleri ortada yoktu'' diyor ve bunu rezalet olarak aktarıyor.

Eve dönüşlerin tamamlanmamasını gerekçe gösteren Başbakana cevaben ise ''Birinci aşamada tamamen geri çekilme yoktu. Kalıcı süresiz ateşkes, eylemlerin durması ve geri çekilmenin başlaması konuşuldu. Bu da oldu'' diyor.

Dağdan inen gençlerin Kandil'e kadar gitmemesi için yasa çıkarılması gerektiğini vurguluyor.

Bu belki ilk aşamada hükümetten alınmış bir söz değil. Yine de bu konuda ve diğer bazı kilit noktalara dair çalışmaların varlığı görülmedi şimdiye kadar. Hep ertelendi. Seçim sonrasına bırakıldı gibi görünüyor.

Demirtaş, karşılarında; Cemaatin de bir unsur olarak yer aldığı; parçalı bir yapı olduğunu belirtiyor.

Bunun müzakerenin ilerlemesini zora soktuğunu kaydediyor.

O parçalı yapı elbette sadece Ak Parti içinde ve sadece Cemaat noktasında yok. Ak Parti seçmeni dahil diğer partilerin de tabanlarında konuya farklı yaklaşanlar var. Kararlı bir duruş ile seçmene bunun anlatılması, buna cesaret edilmesi lazım. Siyasetin doğası gereği tüm partiler bu konudan kaçıyor. Yarışa, Türiye'nin başka alanlardaki sorunlarına çözüm politikaları ile siyaseten  kazanma hedefi ile  girmek yerine, çözüm ve ölümlerin durmasını Kürtlere taviz olarak göstererek oydan pay kapmaya çalışıyorlar.

Vatandaş zaten hassas. Yıllarca şehit verilmiş olması nedeniyle, müzakerelerin taviz olmadığını tam tersi yeni ölümler olmaması için yapıldığını anlayamıyorlar. Dış güçlerin böl-yönet politikasının uzantısı gibi gören çok. Oysa kangren olmuş bu savaş herşeye zarar veriyor. Terör örgütünün son 30 yıldır mevcut varlığı da aynı işlevi pek ala görüyordu. Duygusal ve hesaplaşma mantığı ile bakıyorlar. Bu anlaşılır.

Ama bu hassasiyete oynayarak siyaset değil, bunu anlatarak, çözüme ortak olarak siyaset yapmak lazım. Bu hem iktidar partisi hem diğerleri için geçerli. 'Apo'ya sayın dedin' demogojisi yaparak Başbakanı yıpratmaya çalışanlar, sürece balta vurmak istiyorlar.  Sekiz aydır ölümler durmuşken ve bu Abdullah Öcalan önderliğinde gerçekleşirken bu  söylemlerin amacı ne? Marjinal grupların örgütün ana gövdesinden kopuşu mu sağlansın istiyorlar?

CEMAAT-AK PARTİ GERİLİMİ

Fetullah Gülen Radyo Cihan'da son günlerde yayınlanan konuşmalarında, sürekli olarak birbirini anlamanın önemine değiniyor. Ortak hukuk kavramını kullandı. Uzlaşmadan bahsediyor. Marks'a atıf yapıyor. 12 Mart darbesinde acı çeken tüm kesimleri hatırlatarak çağrı yapıyor.

Yani, muhtemelen iktidara seslenirken Cemaat Ak Parti gerilmine iştahlananlara karşı; solculara da dostlukla sesleniyor gibi.


O günleri yeniden yaşarsak kaldıracak gücümüz yok diye dua ederek de bitiryor konuşmasını.*

Erdoğan'da dün Ülke TV'de yumuşak bir uslup kullandı.


TÜRKİYEDE KAMPLAŞMA SENARYOLARI

Bu arada Zaman'a konuşan CHP'nin eski lideri Baykal'ın da Türkiyede kamplaştırılma çabalarına vurgu yapması önemli. Baykal dünyayı yönetenlerin bunu tetiklediği yönünde görüş belirtiyor.

Tüm bu ortamda Ak Parti'nin anketlerde aldığı sonuçlara bakmak lazım. %40 ile 50 arasında bir oran olduğu belirtiliyor. Bakal'ın dünyayı yönetenler dediği odaklar halkın desteklediğini destekler genellikle. Bakalım yakın gelecekte neler izleyeceğiz.

Başbakan'ın 'Tahrir değil Rabia' sözü de merak edildi.

Rabia, Mısır'da darbe karşıtlarının toplandığı yer.


Hocaefendi'nin '12 Mart'lari bir daha kaldıramayız' diyerek Allah'a yalvardığı konuşması ile birleştiridğimizde ortaya nasıl bir tablo çıkıyor? 


Bir yerde Rabia olması demek darbe olması demektir. Rabia darbeye karşı olarak var. O nedenle ne darbe olsun ne Rabia. Ancak Türkiye'de Tahrir Gezi idi. Yani Gezi vardı. Bu inkar edilemez. Allah'a çok şükür ki Rabia olmadı. Katliamlar olmadı. Gerek kalmadı. Oldu da Saraçhane'de sembolik olarak Mısır için oldu. 

Mısır'da Tahrir'in muvaffak olmasını Rabianın kan ağlaması takip ettiği için, bu muvaffakiyet Tahrir'deki pek çok kişinin utancı oldu.



Darbecilerin yargılandığı bir Türkiye'de yeniden darbe endişesi duyuluyorsa, yeni hesaplaşmaların endişesi de var demektir.

Oysa bu bir hesaplaşma olmamalı. Buna dönüşmemeli ve öyle algılanmamalıydı. Bana göre bu, halkın iradesine ipotek koyanların cezalandırılması.



Bu sırada bu davalarda yaşanan hukukdışı durumlar kabul edilir değil. Ancak bu nedenle burada darbe ve katliam yapmak isteyenlere, iştahı kabaranlara bu ülke insanı geçit verir mi? Ergenekon davasında hukuk dışı kısımların varlığı, bugüne kadar Türkiye'ye kan kusturmuş bazı ittifakların temiz olduğu anlamına asla gelmez.

Gezi ruhu sadece  darbecilerden mi oluşuyor ? Ordaki herkez darbecilerin serbes kalmasını mı diliyor?

Belki bir kısmı Gezi'ye karşı hoşgörüsüzlük ve bir oranda acımasızlıklar nedeni ile öyle hissetmezken hisseder oldu.

Bu nedenle Erdoğan hükümetinin de, etkisi sık sık vurgulanan cemaat bürokrasisinin de (polis, vali vs) özgürlükler ve demokratik haklar konusundaki algısı  son derece önemli...

 Bu hassasiyetler gözetilirse Gezicilerin çoğunluğu dahil kimse Türkiye'de Rabia meydanları olsun istemez, katliam istemez...

Dış poltikamız nedeni ile bazı ülkelerin ekseninde konuşan birkaç kişi öylece kalakalır. Ancak bu noktada dış politikayı yeniden gözden geçirmek de önemli. Mısır'da olanları destekleyelim anlamı da çıkarmayalım bundan.

Bu ülkede hangi mezhepten olursa olsun, dindar laik herkes aynı gemide olduğunu bir gün anlar ama çok geç olur. Savaş ve kan istemek başkadır, hak aramak başka. Herkesimden insan birbirine düşman olurken vicdanına bir daha sormalı: Sahi biz neyi paylaşamıyoruz?





GAZETELERDEN KISA KISA

Sözcü'nün maşetinde Bekir Bozdağ'a hitaben ''Size Ne Gazetenin Attığı Manşetten'' diyor.

Bakan görüşünü söylesede sanki bir gazeteye neyi öne çıkaracağını söylemiş gibi de oldu. Dikkat edlmesi gerekir.


Yurt gazetesinin manşetinde de ''Hakimin Onur İntiharı''  başlığını görüyoruz. Doktor raporunda imza olmadığı gerekçesi ile disiplin cezası aldı. Hakimin tayt giydiği ve alkol kullandığı için fişlendiği ve bu gerekçe ile atamasının yapılmadığı iddiası sözkonusu. Hürriyet de bu haberi ilk sayfada küçük şekilde görmüş. HSYK üyesi bir kişinin hakime  nasıl yaşayacağına dair ayar vermeye kalktığı bilgisi var.


.....
* Bu konuşmayı 22 Ağustos'ta Herkülname kuşağında dinledim. Direkt olarak bu günlerde sözü edilen gerilime ithafen yapılmış olmayabilir. Çok eski konuşmaları olmadığını söyleyebilirim sadece.

21 Ağustos 2013 Çarşamba

ALİ İSMAİL,İSRAİL VE MISIR...


''DEVLETİMİZE YARDIM ETTİK''




Bugün Radikal'in manşeti...

Polise yardım edilir mi?

Edilir.

Ne zaman edilir?

Suçuna şahit olunan bir şahıs kaçıyorsa veya polisin canına kast eden varsa belki...

Ali İsmail Korkmaz olayında durum nedir?

Korkmaz'ın ölümünden tutuklanan dördüncü sivilin ifadesinden öğrenelim:

"Polis 'geleni yakalayın' diye bağırdı. Ayağına çelme takarak düşürdüm ancak vurmadım, fırındaki üç kişi vurdular. Bir süre yerde yattı. Polis öldürücü nitelikteki tekmeleri vurduktan sonra şahıs kaçtı."

Yani görülmüş bir suç ve kaçan bir suçlu yok. Umumi olarak ortamda izinsiz bir protesto veya benzer bir durum ve kaçanlar olsa dahi Ali İsmail; sadece bir "gelen".

Sivil polisin "geleni yakalayın" dediği belirtiliyor. Eli sopalı sivilin; polis olduğunu bilen "sivil" yardım vazifesi çıkarıyor.

Sonuç: Savunmada "devletimizin polisine yardım ettik" argümanı...

"Yardım ettiğimiz polise ve devletimize nasıl bir bedel ödettik bilemedik" diyor mudur içinden ?

Peki öldürmekten yargılama?

İfadesi doğruysa ve bunu ispatlarsa; kendisi çelme taktı düşürdü; fırıncı üç kişi dövdü, polis de öldürücü nitelikteki tekmeleri attı. Şahıs kaçtı...

Kim öldürdü Ali İsmail'i bu durumda? Çelme takan sadece çelme takmaktan mı yargılanır ceza kanununa göre? Diğerleri peki?

O çelme takılmasaydı; diğerleri "öldürücü nitelikteki" darbeleri vurabilecek miydi?

Kamu vicdanı ne der?

'Oraya gitmeseydi' diyenler olacak, 'hepsi ölümden sorumlu' diyenler olacak, 'polis görevini yaptı' diyenler olacak. Hepsi olacak...

.........

''KADINLARI ÖRTEN İHVAN DEMOKRATİK OLAMAZ''

Öncelikle;

Biri; Fransız düşünür-yazar Henri Levy’ye, kadınları zorla örten ve açanların aynı ölçüde demokrasiden uzak olduğunu öğretsin... Örtünmek, kadının iradesi ile yapılan bir eylem ise  bunu anlamak istememek, kendi kadını soyunuk görmek istediği veya siyaseten öyle inanmak istediği için bunun tercih olduğunu görmezden saymak da bir zorbalıktır.

Dediği gibi kadınları zorla kapatanlar elbette demokratik olamazlar. Din ise dogmatiktir ve kadın veya erkek 'insanlar'' ona gönülleri varsa uyarlar. Bunu böyle anlatmayıp dini oyuncak eden Müslüman erkek egemen zihniyet; bugün Henry'nin bu bağnaz görmezden gelebilmesinde güçlü bir enstrüman olmuştur.

 

Peki ''Mısır’da olanların ardında İsrail var'' denilir mi denilmez mi?


Mısır'da seçimlerden hemen önce kendisine sorulan 'Müslüman Kardeşler’in iktidara gelmemesi için askeri rejim teşvik edilir mi, demokratik tercihe tepki ne olur'' sorusuna cevap veren Bernard Henri; demokrasinin seçimden ibaret olmadığını söylüyor. Hitler örneğini vererek ''demokratik darbe'' tanımını yapıyor.

Ayrıca Mısır'da Müslüman Kardeşler’i, en iyi organize olmuş ve çoğunlukla muhalefetsiz seçilecek bir yapı olarak öngörmediğini de belirtiyor. Yani ‘darbeye gerek kalmadan halkın tepkisi ile bu iş biter’ tahmininde bulunuyor.

 

Bunların hepsi tamam olsa da; İhavn’ın demokratik olmayışını; bağlaya bağlaya kadınları örtmeye bağlayınca… Demokrasi ve tercihlere saygı anlayışından insan şüphe ediveriyor işte.

 

Aslında bu sözü ile pek çok kadın Yahudi’ye de hakaret ediyor. Peruk takan veya saçları görünmesin diye kazıtan Yahudi kadınlara...

Veya bu sözün muhatabı, onları örten erkekleridir belki. Musa bilir ama ya bu davranış kendi tercihleri ise o Yahudi kadınların?

Her ne olursa olsun, Henry bu günleri öngörerek İhvan'ın seçilmesine tahammül olmayacağını belirtti ve bu sırada orada bulunan İsrail Adalet Bakanı Livni de bu yaklaşıma; kafasını sallayarak onay veren bir vücut dili kullandı.

 

Peki Türkiye Başbakanı ''bunun ardında kim var: İsrail'' diyebilir mi? Buna da bu vücut dilini delil gösterebilir mi?

 

Suudi Arabistan'ın; 'ABD ve Batı'dan yardım gelmezse biz buradayız' mealindeki açıklaması unutulup bu denilir mi?

Filistinli bir arkadaşımın ve annesinin şu sözünü hep hatırlarım: Müslümanın Müslümana yaptığını bize İsrail yapmıyor...

Bunu da yine kamu vicdanına bırakalım...

BİR HABER

Savcı: Nevin Kafasını kestiği Nurettin'le Üç Yıldir Birlikteydi

Savcılık müebbetle yargılanan N.Y'nin "seni seviyorum" "canım" gibi SMS’ler atmasını"gönüllü ilişki'' var şeklinde yormuş.

Hakimin takdir yetkisi; bu mesajlardan tecavüzün gönüllü olduğu yorumunu yapacak genişlikte midir? Göreceğiz...

 

18 Haziran 2013 Salı

PAYLAŞILAMAYAN KÜRT ŞAİR VE DEMOKRATİK HAKLAR



FEQİYE TEYRAN FESTİVALİ 

Neredeeen nereye diye bakmak da mümkün, daha gidecek çok yolumuz var diye bakmak da…
Kürt vatandaşların hakları ve özgürlükleri alanında; Ak Parti hükümeti döneminde olması gerekenler devlet eli ile;  azar azar da olsa yapılıyor.
Yükümlülüklerini yerine getirenlere elbette takdir gerekmez. Ancak on yıllardır, bir halkın doğuştan gelen haklarının bırakın sağlanmasını, asimile edildiği bir ortamda, bunu sağlayanın hakkını teslim etmek lazım.
Van’ın Bahçesaray ilçesi yani eski adı ile Müküs’te 4 yıldır düzenlenen Feqiye Teyran festivaline katıldım geçtiğimiz hafta sonu. Valilik desteği ile düzenlenmiş bir festival…Bir Kürt şair, devlet desteği ile bu yıl 4.sü düzenlenen bir festival ile anıldı. Kürtçe konserler verildi, seminerciler Kürtçe olarak Teyran’ı ve şiirlerini anlattı.
Feqiye Teyran, bülbül /gül destanlarının fikir babası olan ve destan türünde  şiirlerin sahibi; ermiş olduğuna inanılan özel bir insan. Zaten Kürt edebiyatında dini kesimler ve sufi tarikatların etkisi biliniyor. Zulme, ağalığa ve beyliğe karşı. Bir Kürt emirinin oğlu olmasına karşın bir derviş hayatı yaşamayı tercih ediyor. Ve şiirleri ile feodal sistem karşısında direniyor. Belki de zulme karşı kalem cihadı yapıyor demek mümkün… Kaldı bundan 400 yıl önce Kürtler kendi dillerinde eğitim aldığı, kısmi bir özerklik içinde yaşadıkları biliniyor. Ancak o özerklik ve dil özgürlüğü içerisinde de beylerin, ağaların ve bazı şeyhlerin zulmü mevcut. Feqiye Teyran bunlara karşı direniyor işte…Kısacası; Mem’u Zin ile ünlü Ahmed’i Hani’nin de eserlerinde bahsettiği Feqiye Tayran, bölgede herkes için özel.
Festivalde Parti konuşması yapılmadı, açılışa davet edilen bakan Mehdi Eker ise ‘’Feqiye Teyran barışın sesi, bu festival barışa vesile olsun’’ mesajı verdi. ‘’On sene önce bunlar yoktu daha da ileri gidecek’’ dedi. Feqiye Teyran’ın Türkiye değeri olduğunu söyledi.
Feqiye Tayran Seyri Süluku anlatan, aynı zamanda kadını, dünya güzelliklerini, tabiatı anlatan bir şair. Mecazi aşk olmadan ilahi aşkın bulunamayacağını aktarıyor. 
Celal Talabani’nin sözcüsü Azad Cundiyani de valiliğin festivalinde davetliler arasındaydı. İki gün boyunca etkinliklere katıldı. Cundiyani konuşmasında Irak Kürdistanı’ndan getirdiği selamı iletti.
Siyasi zeminde Feqiye Tayran üzerinden yapılan Kürt dilinin hala yasak olduğu iddialarının neticelenmesi lazım. Feqiye Tayran isminin; örneğin tabelalarda q ile yazılan harfin alfabede olmaması nedeni ile k olarak yer alması gibi görece detay konularda tepkileri var. Ama bu, q ve şapkalı e harfi detayında bir tartışma değil. Kürtçenin eğitim dili olmasına uzanan taleplerin de arkasında olduğu bir tepki. Gördüğüm bu. 

Ayrıca Kültür Bakanlığı'nın bastığı; Ahmedi Hani'nin Mem'u Zin ve Melay'ı Ciziri divanında bu karakterler kullanıldı.
Bu arada, karşılığı olmadığını düşünmekle birlikte on yıllık Ak Parti iktidarları döneminde kazara edinilmiş bazı laflar da hafızalarda. Örneğin ‘’Kürtçe’nin bir medeniyet dili olmadığı’’ ve benzeri bazı yaklaşımları bölge halkı önümüze çıkarıyor.
Ak Parti’ye oy veren Kürtler de Kürt ve onların bir kısmı Feqiye Tayran’a tasavvufi yönü ile bakmaktan mutlu ve festivalde Kürtçe seminerler olması, Kürtçe eserlerin, kitapların yer alması gibi konulara son derece olumlu bakıyorlar. Eğitim dili ile ilgili ön planda bir beklentileri yok. Sadece çözüm sürecini önemsiyorlar.
Gelin şimdi genel politikalar ve Kürtlerin hak mücadelesine yönelik nabza bakalım.

AKİLLER, ÇÖZÜM SÜRECİ VE KÜRTLERİN GÜVEN DURUMU

Bu bölüme, turistik bir mola ile başlayarak, siyasi nabzı aktarmaya çalışacağım.
Cuma akşamı Van’a indik. Elit World otel bizi gayet güzel karşıladı. Gördüğüm kadarı ile otel, turizmcilik anlamında gayet profesyonel yönetiliyordu. Van depreminde yaşanan otel facialarının ardından yapılan otel yatırımı beni sevindirdi.
Ertesi sabah yılan gibi kıvrılan yollardan Müküs’e doğru yola çıktık. Yolda Krapet denilen bölgede karların hiç erimediğini görüyorsunuz. Arabadan inince bir soğuk çarpıyor insanın yüzüne.
Bahçesaray’a geldiğimizde festival başlamıştı. Cumartesi tanışma kaynaşma şeklinde geçti. Tarım Bakanı Mehdi Eker, festivalin açılışına katıldı.
Akşam Kürt sanatçı Yekbun’un konseri vardı. Festival alanında gözlemeler yenildi. Çocuklar dondurmalarını yedi. Yekbun klasik halk türkülerinden ziyade Batı müziğine yakın bir repertuar hazırlamıştı. Bence katılımcılar onu keyifle dinledi. Arada hareketli ve yöresel türküler isteyenler de vardı kalabalık içinde konuşulanlara bakarsak. TRT Şeş konseri canlı yayınladı.
Ak Parti Van milletvekili Gülşen Orhan ise festival boyunca bize ev sahipliği yaptı. Kah yüzlerce kişi için annesinin hazırladığı içli köfteler dağıtıldı kah kendisi bizzat Müküs çayında soğutulmuş karpuzları keserek servis yaptı.
Pazar günü sabah Feqiye Tayran konulu seminere katıldık. . Seminere 4 kişi katıldı. Konuşmacılar onun şiirlerini, yaşantısını ve şiirlerinin başkalarına atfedilmesine dair karışıklıkları aydınlattılar. Bu sayede farklı Kürt edebiyatçılarını, Kürtçe şiirleri ve ifade biçimlerini dinlemiş olduk. Uzun zamandır katıldığım seminerler içinde hiç sıkılmadan oturduğumuz bir düzenleme ile 4 konuğu dinledik. Kürt edebiyatının başlangıcı anlamında Feqiye Tayran’ı anlamaya çalıştık.
Ardından Müküs çayının kenarına pikniğe gidildi. Diyarbakır eski milletvekili, şimdilerin akil adamı Abdurrahman Kurt ile birlikte çayın kenarında piknik yapanlardan birinin sofrasına oturduk. Bizi buyur etti Kürt kardeşlerimiz. Kuzu kavurması ikram ettiler. Küçük kızım Duru bol bol et yedi.
Bu piknik alanı, her görüşten bölge insanının yayıldığı güzel bir mozaikti. Dindar ve muhafazakar Kürt aileler, Kürt hareketinde yakınları olanlar, Ak Parti’nin çözüm sürecine güvensiz olanlar, hepsi buradaydı. Bol bol sohbet etme imkanı oldu. Barış süreci birinci konuydu. Gezi olayları ise ikinci plandaydı.
Dinlediğimiz kardeşlerimiz, akil Kurt’a da ilettikleri gibi; ciddi bir güven sorunu yaşadıklarını belirttiler. Biz bunları önceden de gördük diyerek endişe ediyorlar. Bir kısmı; bu sürecin örgüt içi veya dış güçler etkisinde bir hücre tarafından gerçekleşebilecek bir provokasyon ile noktalanmasından korkuyor. Bunlar Ak Parti’ye sempati ile bakan, Başbakan’ın iyi niyetine inanan ama geçmiş tecrübeler nedeni ile endişeli insanlar.
Bazı arkadaşlar ise Başbakan’ın anayasa konusunda hızlı hareket etmemesini iyi niyet olarak görmediğini söylüyor. Sayı yeterli değil gerekçesini ise; istedikleri her konuda aştıkları gerekçesi ile reddediyorlar. Anayasal düzenlemenin seçime kurban edildiğini düşünüyorlar ve bu nedenle tepkililer.
Bir diğer kesim ise Ak Parti’ye en baştan beri destek veren ve samimiyetinden şüphe etmeyen, Kürt hareketine mesafeli kalmış Kürtler. Ak Parti’nin eski milletvekili Akil İnsanlar heyetinde olan Abdurrahman Kurt dikkatle her yorumu dinliyor, nabzı alıyor. Sandığımız gibi kimseyi bir şeye ikna etmeye çalışmıyor. Bir kez daha anlıyorum ki; akiller daha ziyade nabız almak ve hükümete sunma noktasında bir çalışma yapıyorlar. Kurt Kürt hareketi içerisinde ön saflarda mücadeleden kaçmamış, deneyimli bir isim.
Bir diğer konuk ise Dengir Mir Mehmet Fırat. Kızı Helün Fırat ile beraber oda Bahçesaray’ın tadını çıkaranlardan. Bölge insanı bu isimlere saygı gösteriyor.
Her ne olursa olsun, dağda olmanın yorgunluğu ve sürece inanmak isteme ağır basıyor. Güvenmeseler dahi temennileri gerçekten sorunun çözümlenmesi ve Kürt hareketinin, hak ve özgürlük mücadelesinin siyasi arenada şekillenmesi.
Tam bu dönemde örgüte katılımların arttığı şeklindeki haberleri soruyoruz. BDP’ ye katılımın artmış olabileceğini, dağa çıkma noktasında ise artış olmadığını düşünüyorlar.
Ancak bahsedilen güvensizlik ortamı ve bazı adımların gecikmesi nedeni ile çekilmenin dağdaki herkesi kapsamadığı da belirtiliyor. Örgüt temkinli deniliyor.
Gezi olaylarına dair yaygın yaklaşım ise; bu insanların çoğu ve burada yaşananları aktaran medya; buradaki müdahalelerde neredeydi tepkisi etrafında birleşiyor. Bu; orada müdahale olsun istedikleri anlamına gelmiyor. Sadece bu çifte standarda üzülüyorlar.
Buruk ve mahzun ‘’Şimdi orası karışık, siz buraya gelin en iyisi’’ diyorlar. Kucaklıyorlar. Ayrılıyoruz…



4 Haziran 2013 Salı

GEZİ; İDDİALAR, SPEKÜLASYONLAR VE DEVRİM


“GEZİ”;



İDDİALAR, SPEKÜLASYONLAR VE PERDE ARKASI

Bugün sizler ile Gezi parkı projesi protestosu ve polis müdahalesine dair spekülasyonlarını paylaşacağım. Yapılan yorumlar hep tek taraflı. En azından hepsini bir arada görmek, okumak faydalı olabilir.

Özellikle Başbakan'ın bu olaya nasıl yaklaştığı ve bunun nedenlerini anlatan pekçok yorum yapıldı. Kimisi karakterine verdi geri adım atmamasını, kimi diktatörlüğüne, kimi 'bir bildiği var' diyerek istihbarat aldığını ve provokasyonu  planlayanlara korkmuyorum mesajı vermesine bağladı, bu tutumunu.
Merve Şebnem Oruç’un; (İsmet Berkan'ın da benzer yaklaşım gösterdiği bugünkü yazısından iki gün önce yazdığı) Türkiye’de Gezi Parkı ile başlayan olaylara; bölgesel gelişmeler açısından bakan analizinin olduğu blog yazısı farklı.
 
Analiz, Erdoğan’ın tüm bunlara bilerek izin verdiği, ortamı gererek dünya güçlerine ‘burayı da yakarım’ mesajı vermiş olabileceğini savunuyor. Ve buradan nasıl bir kazanım elde edebileceğini de gerekçelendiriyor. Erdoğan’ı ve izlediği yolu, gerekçelerini savunan taraflı bir yorum. Ama ileri sürülen tespitleri okumak faydalı olabilir. ABD görüşmesi, Cenevre konusunda SUK tan çıkan karar ve muhaliflere silah desteği noktalarında olayların mesajı aktarılıyor. İran’daki gelişmeler, El Kaide gibi eksenlerin bu konu içerisindeki yerine, uluslararası medyanın bu işe ağırlık vermesine de değinilmiş. Bana ilginç geldi. Züğürt tesellisi olarak da görülebilir. Yorumsuz.

Yazıdan önce; bu yazıda görülmeyen bazı diğer spekülasyonlara dair notları da eklemekte fayda var:
Geçen hafta Emniyet istihbarat ekiplerinin tasfiye edilmesine müteakip, “Gezi”ye sabaha karşı ısrarla ilk müdahale emri geliyor. “Başbakan ‘ders alsın’ diye bu emir verildi” yorumu da yapılıyor. Hatta buna karşı duranlar olduğu ama emirin ısrarla uygulatıldığı aktarılıyor.(tam aksi; bilgisi olduğu,kendi talimatı olduğu yorumu da detaylı ele alınacak aşağıda, zira olayların tırmanması halinde müdahale talimatı verdiği ama bunun fazla ileri gittiği şeklinde bir açıklama yapmıştı ilk günlerde)

Gezi Parkı olayına Dumanlı, Bilici, Keneş gibi isimlerin yaklaşımına bakmakta fayda var. Hepsi destek verdiler. Destek verilmesi de gayet normal. Ama şimdi; bu hesaplı bişey miydi sorusu bazı çevrelerce soruluyor polisin o ilk müdahalesinin ardından…

Eski bakan Ertuğrul Günay dün attığı bir tweette şöyle söylüyor: ‘Sabotajın kökü, cuma sabahı çoluk-çocuk oturanlara o vahşi saldırıyı düzenleyenlerdir. Olayların sorumlusu onlardır ve hesap vermeleri gerekir’’ Sabotaj ifadesine dikkatinizi çekerim.

Başbakan, şu anda Emniyet içerisinde bu talimatı verenlere ihtiyacı olduğundan bir soruşturma açamıyor olabilir, çünkü olaylar devam ediyor diye düşünmek de mümkün. Bu talimatı vereni görevden alıp, göstericilere olumlu mesaj vermeyi de seçebilirdi. Seçmediği için, idarenin işleyişi içinde; emir kendisinin kanaatini benimsemek durumundayız.

‘’Olayların kontrolden çıkarak başka güçlerin manevra alanına dönüştüğünü görülünce; Yargıtay kararı ile durumu kontrol altına almaya çalışıldı’’ iddiası bir diğer iddia.
İnan Kıraç, sermaye, Aydın Doğan gibi 28 Şubat aktörleri olarak gösterilen isimlere karşı davaların konuşulduğu; Ergenekon’un son perdelerine gelinmiş, HSYK ve AM'nin yapısının değiştirileceği, atamaların hükümetin insiyatifinde olacağı düzenlemelerin beklendiği bir dönemde; bu gerginliği gören ve alttan almamayı seçen Başbakan’ın bir mesajı var. Meydan okuyor ve korkmuyorum diyor, bu tutumu ile toplumsal gerginlikleri göze alıyor.

Burada belki protestocuları dikkate almayıp hiçe sayıyor ama asıl derdi bu ortamı kendi güçlerini arttırarak hükümeti sindirmeye çalışan farklı kesimler ile. Bu nedenle alttan almadığı yorumu yapılıyor.

Bülent Arınç ise; Başbakan vekili olarak, toplumla inatlaşacak halimiz yok şeklindeki açıklamayı ancak 6. günde yapıyor. Yeterki şiddet olmasın bütün taleplere açığız diyor... 
İran ve Suriye bağlantılı isimler ve Türkiye’deki yabancı öğrenciler gibi bazı grupların da; sokağa, baskı gördüğünü ve buna karşı tepkilerini belli eden insanlara eklemlendiği görüldü. Bunun üzerinden yapılan spekülasyonlar da ayrı...

Arınç, Gül gibi isimlerin bazı kesimlere karşı daha yakın tavırları, Arınç’ın Pensilvanya ziyareti üzerine bunların yaşandığı vurgusu da yapılıyor bazı yorumcular tarafından. Arınç bugün ilk açıklamasında da; bu ziyaret sonrası, ''Gülen'e emirlerini sordum'' ifadesini de aydınlatma ihtiyacı duydu...

Hocaefendinin; bazı kadroların, AK Parti’yi bitirmeye yönelik sözde hareketlerine yönelik yaptığı yorum da ilginç şekilde duyuldu. Bitişleri sizden olmasın dediği rivayet ediliyordu bazı çevrelerde.
Tüm bunlar bazı insanların Başbakan’dan rahatsız olduğu gerçeğini görmeye engel değil. Ancak bu rahatsızlığın bu şekilde dışa vurulmasındaki faktörlere bakınca, Gezi’ye polis müdahalesinin olayı tetiklediğini görüyoruz. Başbakan gibi tecrübeli bir siyasetçinin de bu olaylarda alttan almaması da bu soruları akla getirdi.

Bu spekülasyonlar gerçekse bile bu riski alıp meydan okuması anlaşılabilir değil elbette… Kabul edilebilir mi ona da herkes kendi vicdanında karar verecek.
 
Buradan hareketle, bu hareketin sonucunda, artık, seçim-erken seçim dışında bir devrim hareketi bekleyen-isteyen vatandaşların mevcudiyeti; başbakanın öfkesi, meydan okumasının, insan psikolojisindeki normal reaksiyon kapsamında açıklanamaz. Zira bu tepkiyi, olay demokratik talep aşamasındayken verdi. 'Devrim' girişimine evrilmesini görmek isteyip kendini sınarcasına adeta...

Kendisi de, devrimci denilebilecek girişimlerde bulunmuş bir liderin, otoriterleşmekle suçlanırken bu tuzak ile yüzleşmek istemesini anlamak kolay değil.


Aşağıdaki yazıda ise; bunlardan farklı şekilde, Başbakan’ın bilinçli olarak bu sürece izin verdiği, tamamen dışarıya mesaj verdiği savunulduğundan; öncesinde yukarıdaki farklı yaklaşımları-teorileri ekleme ihtiyacı hissettim. Bu yazı, Başbakan tarafından gerginliğin tamamen bilinçli ve kontrollü tırmandırıldığını iddia ediyor. Genellikle bu tarz olaylar planlanmaz. Ama olduktan sonra herkes kendi planını devreye koyabilir. Bu bütün taraflar için geçerlidir


2 Haziran 2013-Merve Şebnem Oruç

Başbakan Gemileri Neden Yaktı?


Gezi Parkı üzerinden başlayan gerilimin ilk gününde gidişatı, ne olduğunu, neler oluyor olabileceğini anlamaya çalışırken ‘Başbakan herhalde bıktı ve siyaseten intihar ediyor’ diye düşündüğüm bir an oldu. Silkinip Erdoğan’ın gemileri yakmasının altında farklı bir neden olabileceğini düşünmek biraz zamanımı aldı. İki neden olabilirdi; Başbakan ya delirmişti ya da bir yol haritası üzerinde yürüyor olmalıydı. İlkinin olma ihtimalinin çok düşük olduğuna bugün itibarıyla eminim. Erdoğan’ın bugün üstüste yaptıği ve harareti gitgide artırdığı konuşmalarından sonra vardığım sonuç, bazı yerlere çok sert bir mesaj gönderdiği, hatta alenen tehdit ettiğiydi. Ek olarak bu yerlerin, iç siyasetten beklentimiz ana muhalefet CHP olmadığı kesindi.
Bu hafta uzun zamandır ilk defa politize olan kesim bilmese de diğerleri Başbakan’ın stratejik ve taktik söylemlerini de riskli hamlelerini de iyi bilir. Bu şekilde masayı kaldırıp fırlatması çok büyük bir hamle ve bu restin kime olduğunu doğru okumak gerekiyor.
Son ABD ziyareti sonrası, bu gezinin sonuçlarının birkaç hafta sonra alınabileceğini biliyorduk. Bilindiği gibi Başbakan ve heyeti, ABD’ye ‘no fly zone’ isteyerek gitti, Cenevre dayatmasıyla döndü. Cenevre’ye hiç de hevesli olmayan Erdoğan, döndüğünde de Cenevre’ye hevesli görünmedi. ‘Tamam, gideriz, bölge ülkeleriyle de görüşürüz’ cümleleri hep yarım ağızlıydı. Hatta AB’nin Suriyeli muhaliflere silah ambargosunu devam ettirmeme kararı bile yüksek sesle olumlanmadı.
Birkaç gün sonra İstanbul’da toplanan Suriye Ulusal Koalisyonu hararetli tartışmaların ardından önemli kararlar aldı. İlk haber Teksas menşeili Gassan Hito’nun geçici hükümet başkanlığıyla devam edilip edilemeyeceğinin tartışılmasıydı. Daha sonra açıklandığı üzere, geçici başkanlık seçimi bir sonraki toplantıya ertelendi. Malum, Muaz-el Hatip’in istifasının ve geri dönüşünden sonraki sert çıkışlarının, muhaliflere pasif destek veren bazı ülkelerin Hito dayatmasına karşı olduğu tahmin ediliyordu.
Koalisyon toplantısının sonunda yapılan açıklamaya göre, sosyalist geçmişe sahip Michel Kilo’nun listesinden ve sahada savaşan liderlerden hatırı sayïlır oranda isim koalisyona katıldı. Suriye Ulusal Koalisyonu büyüyerek ve genişleyerek güç kazandı. Cenevre Konferansı’na katılmak için ‘mutlak çözüm’ şartı getirildi. Bu Batı’nın dayattığı Cenevre Konferansı’na verilen en net cevaptı.
Başbakan’ın Fatih Altaylı’ya verdiği röportajda ‘Beşar’, ‘o adam’diyerek ne kadar öfkeli olduğunu belli ettiği Esad için direkt olarak ‘gidecek’ demesi, Suriye rejiminin‘Esad 2014’e kadar hükümetin başında. 2014’te tekrar aday olabilir’ açıklamasına yanıt olduğu belliydi. Ancak Başbakan,‘Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla’ misali Esad üzerinden ABD ve Rusya’ya ağır bir mesaj gönderdi. Mesaj kısaca şuydu: ‘Bana öyle el-Kaide’yle falan bir şeyler dayatma. Bu ülkeyi gerekirse Orta Doğu batağïna bir anda sokarım. Benim dünyadaki her ülkeyle ticaretim var, burada her ikinizin de kıyamet kadar yatırımı var. Ben yanarsam herkes yanar.’
Bu tehditin lafta kalmaması için de Orta Doğu’dan bir parça ateşin Türkiye’de yakılmasını göze aldığına neredeyse emin olduğum Başbakan, Altaylı röportajında bu ana mesajın yanında bir taşla başka kuşlar da vurdu:
1. El Kaide’den Hizbullah’a Hamas’tan Müslüman Kardeşleri’ne yoğunlukla müslüman olan tüm Orta Doğu aktörlerine ‘Ben müslümanım. Laik değilim.’ mesajını verdi.
2. Tüm dünyaya Arap Baharı başladığından beri bana ‘hakem’ muamelesi çektiniz. Faul yapana ses çıkarmayıp, meydanı boş bulanların bana saldırmasına müsaade ettiniz. Hadi bakalım.’dedi.
3. İran’a ‘Yıllardır ben her yerde seni savunurken sen beni ‘Tarafını seç’ diyerek sıkıştırdın ve ‘Ya benden yanasın ya ABD’den’ diyerek tehdit ettin, şimdi de vuruyorsun. Ne sendenim ne ABD’den’ dedi.
4. Bu hamleyi cok büyük ihtimalle sadece 2-3 kişiyle paylaştı. Bu sayede yıllardır ve muhtemelen bürokratlarından, son zamanlarda daha da fazla yaşadığı İran’a ve İsrail’e sızdırmaların önünü aldı. Bu, ofisini dahi dinleyen içeridekilere de ‘Oyununuzu bozarım’ mesajıydı.
5. Baas rejimine artık gizleme gereği bile duymadan aleni şekilde çalışanlara ve Reyhanlı patlamasında parmağı olduğu ortaya çıkanlara ‘Aniden bir karışıklık çıkabilir. Kimbilir bir gece ansızın sizi de Silivri’de misafir ederim’ dedi.
6. Ülke içinde konformistlikleri nedeniyle savaş karşıtı olan hemen herkesi direnişçi yapıp ‘iç savaş’ naraları attırarak ‘fake’ savaş karşıtlığını deşifre etti. Ayrıca herkesi istediği zaman psikolojik olarak savaşa hazırlayabileceğini yedi düvele gösterdi.
Burada özellikle, Suriye’de devrimin bu hale gelmesinde başrolü oynayan gizli özne İran’a özellikle değinmekte yarar var. İran açık alanda belirgin söylevlerle savaşmıyor ama ‘odadaki görünmeyen fil’ misali her yerde var ve bu savaşı o yönetiyor. İran’ın Suriye’deki pozisyonunun Baas rejimini savunmakla bir alakası yok. İran, Suriye’yi, en güçlü rakibi olarak gördüğü El Kaide’yi yok etmek İçin bir sıçrama tahtası olarak görüyor. Neden düşmanı değil de rakibi diyorum: Mehdi’nin geldiği fikri, Türkiyelilere fantastik gelse de, Şii inancında çok önemli bir yer tutuyor. Öyle ki, Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken yüzü yeşil bir örtüyle kapatılmış erkek fotoğrafları, ‘Mehdi yakında yüzünü gösterecek’ cümleleriyle İran medyasında yer buluyor. Kral Abdullah’ın ölümünü son alamet olarak yorumlayan Şia, Sünniler arasında kısmen yer bulan ‘Mehdi Afganistan’dan çıkacak’ düşüncesini yok etmek istiyor. ‘Mezhepler Mehdi gelene kadar vardır’ inancı, İran için bu rekabeti kazananın mezhep savaşını da kazanması anlamına geliyor. İstanbul’daki üçüncü köprüye Şah İsmail’le savaşan Yavuz isminin verilmesinin de, bizim medyada Türkiyeli Alevilerin hassasiyetleri açısından alınıp farklı algılansa da, İran’a bir gözdağı olarak yorumlanıyor.
Öte yandan, 3 yıldır Arap Baharı’nı, 2 yıldır Occupy Wall Street’i yakından izleyen biri olarak, dezenformasyonun bu kadar hızlı yayıldığına şahit olmamıştım. Bu durum, yurt dışından bu olayları takip eden uzmanların gözünde, yaşananların kurgu olması ihtimalini güçlendirdi. Özellikle ‘polis bir direnişçiyi öldürüp kalbini yedi’ye varacak kadar saçma haberler, Nazi Almanyası benzetmeleri, kimyasal silah asparagasları bu tür olayların gerçekleşme biçimlerini bilimsel olarak ele alanlar tarafından farklıyorumlamalara yol açtı. Olayların kopuş biçimi değil ancak dezenformasyonun geometrik artış hızı bu farklı yorumları artırdı.
Başbakan’ın içki ve çevrecilik gibi, etnik unsur, rejim değişikliği gibi ciddi özellikler barındıran diğer ayaklanmalara oranla masum ve hatta PR bile sayılabilecek bir konuyla protesto ediliyor olması, bu yazıda bahsettiğim teoriyi güçlendiren bir durummuş gibi duruyor. Böyle ortaları bekleyen, ‘Bu başka, gelin’ciler de Erdoğan’ı hiç yanıltmıyor.
Kısacası son iki haftada siyasi dilini sertleştiren, muhafazakar düzenlemeleri hiç yapmadığı kadar yüksek doja çıkaran Başbakan, kontrolü dışına çıkacak olayları göze almış olsa da burjuvanın sokağa çıkmasına bilerek ve isteyerek izin vermiş görünüyor. ‘Ağaç’ deyince aklına ‘darağacı’gelenlerin devrinin geçtiğini bilse de, ufak da olsa var olan bu riski bile göze almış olduğu anlaşılıyor. Cemaat gazetecilerinden ve polis görünümlü sosyal medya hesaplarından gelen yorumlara dikkat etmek ama fazla kulak asmamak lazım. Onlar bir yıl önce oyun dışı kaldilar, şu anda standart bir muhalefet yaparak rol kapabilir miyim düşüncesindeler.
Sonuç itibarıyla, CNNInternational, BBC, RT, Anonymous Erdoğan’ı ne kadar çok eleştirirse onun için işler o kadar yolunda görünüyor. Her uluslararası yayın, dev sermayedarların kendi hükümetlerini sıkıştırıp ‘Noluyor? Orada benim yatırımım, şubem, çalışanım, nakitim, taşınacak malım var’ diyerek sıkıştırmasına sebep oluyor.
Yüzbinlerce insanın öldüğü, milyonlarca insanın sığınmacı olduğu, kaybolduğu, işkence ve tecavüze uğradığı olaylara kayıtsız kalan, hatta bu insanlara fiziksel görünümlerinden ötürü ‘terörist’ diyebilen insanların alkol, çevre gibi faktörler yüzünden şehir terörüne başvurması ve bunu insan hakları ihlaline dayandırması hayatın bir ironisi gibi. “Polis şiddetini kınıyorum” gibi resmi cümleler yazmıyorum. Orayı aştık. Erdoğan haklı mı haksız mı tartışmasına girmiyorum. Keyifli bir yol değil ama eğer düşündüğüm gibiyse yanındayım. Yanıbaşımızdakiler katlediliyorken ‘evim huzurlu olsun’ diyememenin kahramanca bir güzelliği var. Savaşlar kirlidir, tek lekesi bu olsun. Bunu ulusal bir vaka olarak görmek varolduğun coğrafyadan da dünyadan da bihaber olmak demek. Ben de artık hiçbirşeyin eskisi gibi olmayacağını umuyorum. Hayırlısı neyse o olsun.