1 Mayıs 2014 Perşembe

'Cumhurbaşkanı olmasın da ne olursa olsun'


Şöyle bir tweet okudum: 'Muhalefet liderleri, eğer içinizde biraz vatanseverlik varsa, istifa ederek Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olmasına engel olursunuz' Muhalefet liderleri muhalefet biçimleri ile fark yaratamıyor... Ancak istifa ederek kaos yaratan bir duruşla mı muhalefette iken yapamadıklarını yapacaklar? Bu da vatanseverlik olacak... İlginç...

Yani bir yasaya karşı, bir gidişata karşı, yaptırımı olan bir tepki göstermeye güçleri yetmediği için buna davet edilseler anlayacağım bu çağrıyı... Ama 'X cumhurbaşkanı olmasın' diye olunca bir tuhaf geldi bana...

 'Vatanseverseniz istifa edin ve bunu engelleyin' demek ne anlama geliyor? Muhalefet liderleri istifa edince ne olur bir düşünün... Tablo canlandı mı gözünüzde? Vatanseverlik etkili mücadelede direnmektir... Kaçmak da gerekir bazen, ama X şunu olmasın diye değil...

'Hukuk çöktü' diye istife edilse vatanseverliktir, 'yargı siyasallaştı' diye istifa da aynı...

 'Halk iradesine ipotek koyuluyor' diye istifa vatanseverlik olabilir.

Ancak bugüne kadar yargı, halkın başka kesimlerinin temsilcileri aleyhine siyasallaştığında ses etmemişlerin, şimdi tepki istifası da vatanseverlik olarak görülemeyecektir...

Bu durumda hangi vatan, kimin vatanı sorularına cevap olarak, ayrımcı bir bakışı somutlaştırmış oluruz.

Yolsuzluk yargılamaları için dahi istifa vatanseverlik değildir, zira şu anda bu yargılamalar için  muhalefetin değil yönetimin istifası hukuk yolunu açar. İstifa etmeleri de bir zorunluluk değil. Yani şu an bürokrasi ve siyaset dışı bazı isimlerin ifadeye gitmemesi dışında her şey normal aslında. Paraları götürmek normal demiyorum. Ama bunun süreci normal... Müzakere sürecindeki bir istihbarat yöneticisini sorguya çağırmak da normal değildi. Yasal altyapı boşluğu vardı ve bu kullanıldı. Yeni MİT yasası ile bu boşluklar dolduruldu.

Velhasıl istifa edilecek onca iş var... 'Halk bunu kesin seçer' korkusuyla muhalefeti istifaya çağırmak vatanseverlik olur mu bilemedim...

Yorum yok...

***

Ermenistan ve BOP

Sadi Somuncuoğlu Yeniçağ'da şunu soruyor:  'Dünya'nın her yerinden çifte vatandaşlık sıfatı ile Ermenilerin Türkiye'ye yerleştiğini düşünün... Vatanımız ne hale gelir...'

Bu Ermenilerin 'Batı Ermenistan'a yerleşip daha sonra baskı yolu ile plebisit gibi yöntemler ile Ermenistan'a bağlanabileceği ile ilgili bir hatırlatma yapıyor.

Birincisi bu Ermenilerin bir kısmının vatandaşlığı dahi yok... Toprak talebi bugüne kadar gündeme getirildi, doğru. Büyük Ortadoğu Projesi diye bir şey var, doğru. Bölge kaynakları ve İsrail'in civarında güçlü ülke rahatsızlığı da dikkate alınabilir... Ancak tüm dünyada düzen kurmak için yıllarını vermiş Ermenilerin koşa koşa Doğudki topraklarımıza yerleşmesi fikrini bu devirde bir türlü olası görmüyorum.

Kinci Ermeniler yok değil var. Türklere zulüm etmiş Ermeniler de vardır. Çocuk katili çetecikler... Ancak bu nefreti körüklemek yerine, konuşmak, Ermeni çetelerinin savaşta kimlerle işbirliği yaptığını anlatmak, buna karşı atılan adımlardaki hataları kabul ederek toptancı yaklaşımdan kaçınmak daha güzel değil mi? Hala şu an Ermenistan'dan Türkiye'ye gelip kaçak olarak çalışan onca Ermeni var Türkiye'de... Buraya gelenlerin, toprak, plebisit falan deyip Ermenistan ile bütünleşmek isteme olasılığı nedir sizce? Oradakiler buraya geliyor...

Bu fikirleri yayanların, Türkiye'nin aklının başına gelmesi için 'yiyecek ekmek bulamayacak kadar ekonomik krize girmesi' gerektiğini dahi tahayyül edenler olması aslında üzücü...

İşte bu zihniyetlerin temelinde ise siyasetçilerin toplumun ayrışması üzerinden oy toplarken yol açtıkları nefreti görmemeleri var. 'Darbeler ile yüzleşirken' mesela pek çok asker yakınını düşman etti yönetim kendine. Bu süreçlerde de ayrımcılığı tetikleyebilecek üslup kullanıldığı oldu. Oysa daha dün dahi Erdoğan, Gezi olaylarının başında, TV'ye çıktığında herkesi kucaklayacak bir konuşma yapacak mı diye kendinden en çok nefret edende dahi bir heyecan yaratacak karizmadaydı.

Velhasıl Ak Parti döneminde tek iyi dış politika gelişmesi olmadı, koltuğun yolu BOP eşbaşkanlığı derken dünkü liderlerimizi hatırlayın diyorum. Dışarıda ne oldu diyelim, ama İçeride terör-ölüm de olmasın... Dışarıda komşularımızda kardeş kanına engel olup ortada durabilseydik keşke, o ayrı konu. Bunlardan ders almalı.

Konular birbirinden ayrı gibi duruyor ama aslında her şey bağlantılı...

****

'Ateist Alevi' bir arada, Sünniler 'Cemaat' kavgasında...

Alman Cumhurbaşkanı ziyaretinin ardından farklı konular tartışıldı. Erdoğan'ın Almanya'nın desteklediğini söylediği 'Ateist alevi ve Almanya' ilişkisine dair söylemi ile kastını ben anladım. Almanya'nın veya bir dış gücün, ülkesine göç etmiş farklı etnik ve mezhep gruplarını kullanıyor olması ayrı konu. Bu gerçekle 'ateist alevi' diye itham şeklinde mücadele verilmez. Bu ancak dışlayan bir üslup algısı yaratır.

Alman siyasetçiye kızıp kendi ateistini, alevisini, O'na daha çok saygı duyar gibi görünsen de biraz daha itmiş olursun sadece. Onlar destekliyorsa sen daha çok destekle? İnançlara saygı İslamiyet'te yok mu? Cami bulamayınca kilise de namaz kılınamıyor mu?

Bu 'ateist müslüman' gibi bir şey zira. Aile kökü ve kimlik itibarıyla müslüman görünüp ateist olanlar gibi, alevi ateist de oluyor. Bu kişiler zaten bunu böyle izah ediyor. Belki Ateist olarak daha rahat kafaları... Ama yine de alevilik ile bağları olabilir. Sünni müslümanım diyenler birbirini yerken, ateist alevi, birlikte güçlü olmak adına Alevilerin haklarını savunabiliyor... Bundan ancak ders almalı. Bu kişiler Ali'siz aleviliğe değil de Ali'li aleviliğe inansalar da O'na ‘peygamber’ diyorlar.

Yani sonuçta sünni gibi inanmıyor olacak yine... Onun yanı sıra hem Ali hem Muhammed diyeni de var. Başbakan'ın yine buralara girmesi maksadını aşan tartışmalar doğuruyor.




-- 

29 Nisan 2014 Salı

Demokratik Bölgeler ve PKK demokrasisi...


Devletin elinde kan, örgütün elinde kan...

Türkiye'nin bugünü için bölünme tohumları çok önceden atılmış... Halk devlete, halk örgüte kırdırılmış. Derin yaralar açtırılmış...

Vatan uğruna  vurulanınki de ana, dağa evladını kurban veren de... Hepsi ağlamış. Hepsi, hepsine sebep olanlara içinden öfkeli belki ama göğsünü dik tutmuş ele... Daha kuruluşun ilk yıllarında onlarca Kürt isyanı olmuş.  Dünden, hamurumuz böyle yoğrulmuş...

Gelelim bugüne...

Bölgede birkaç gündür Abalı karakolu yapımı protesto ediliyor. Bu nedenle iki asker 'göstericilerce' kaçırıldı. Bu haberler, vatandaşta farklı tepkilere yol açıyor. Kimine göre 'her şey yolundayken' asker kaçırmak iyi niyete işaret etmiyor. Bu ne biçim barış süreci diyorlar... Oysa göstericilerin de kaygısı, kendi ifadelerine göre tam da bu... 'Barış sürecinde karakol yapımını' protesto ediyorlar. Vali'nin bu dönem karakol yapılmayacağı yönünde açıklaması var. Yetkililer ise bölgede son dönemde 22 karakolun kapatıldığını söylüyor.

Basında yer alan bazı haberlerde yetkililerin farklı görüşleri de yer buldu... Karakollardan bölge halkının memnun olduğu, PKK'nın rahat haraç toplayamadığı için karakol yapımına karşı olduğunun ifade edildiğini okuduk.

PKK veya bölge halkı olsun fark etmez, bu göstericiler sadece karakol yapımına mı karşı, yoksa müzakere sürecinin bir türlü yasal alt yapı ile desteklenerek ilerleyememesinden dolayı başka bir mesajları mı var?

PKK ve bölge halkı için Öcalan aynı şey mi? Hatta PKK içinde aynı manaya mı geliyor? Son tahlilde liderliğinin tartışılmadığı bir gerçek...

Kürt halkı veya diğer ifade ile bölge halkının PKK ile ortak paydasını ve hatta tam tersi kan davasını tartışabiliriz. Ancak bölgede kan dökülen ve çok taraflı ölümlere yol açan onyılların ardından bu tartışmaya gömülmek sağlıksız.

Haraç vermek istemeyen vatandaşa dahi sorsanız 'ölümler olmasın, eski günler gelmesin' diyecektir. Oğullarını, çocuklarını, PKK'nın dağa veya Devlet'in sorguya götürdüğü günleri kimsenin istediğini zannetmiyorum.

Şiddet, geçmişten bu yana demokratik taleplerin dikkate alınmasında zaafı olan bir devlete mesaj vermenin yegane yolu olmuş. Ve şiddetin getirdiği gücün, elbette örgüte rantı olmuştur. Ülkemizin coğrafi konumu, büyük güçlerin çekişmesinin hemen eteğinde yer alması, bölücü unsurların, iç ve dış işbirlikleri sayesinde desteklenmesine yol açmıştır. Hem devlette hem örgütte kime çalıştığı belli olmayanların bulunduğu biliniyor.

Bugün şiddet duracaksa, bölgede asker kaçıran göstericiler PKK'lı ise dahi mesajları dikkate alınmalıdır. Bölgede hakim olma savaşının silahla sürmesinden ise, örgütün siyasi kanadının siyasi beklentileri dinlenmeli ve kamuoyu ile paylaşılmalıdır.

Müzakere süreci birtakım temsilci ve aracılar ile yürütülüyor. Sorunun çözümünde adım atmaktan çekinmemeli... Örgüt zaten otuz yıldır öldürmekten, devlet de cevap vermekten yorulmadı. Artık yeni bir yol denenmezse, Türkiye, civarındaki diğer ülkeler gibi, ayrıştırılıp kaosla ateşe atılan bir ülkeye çevrilmek istenebilir. Elbette bu endişe yüzünden, devlet, kim ne istiyorsa yapalım diyemez. Bölge halkının, siyasi tercihini korumak, güvenliğini sağlamak hala ‘Devlet'in görevidir. Ancak refleksler bu açılardan değerlendirilerek kontrol altına alınmalı. 

Gösterilere müdahale edildikçe provokatif adımlar görülebilir. Nitekim müdahalenin ardından patlayıcı madde atıyorlar. BDP, göstericilerin, yetkili ağızdan açıklama gelmeden gösterileri sona erdirmeyeceğini açıklıyor.

Şu an KCK kadroları, Kandil buraları yönetmek istiyor. Devletle müzakere ediliyor. Aracıların işi zor. Bunları yok sayarak 'bölge halkı karakoldan memnun' demek makul mü? 'Karakolu yapmayın' askerleri bırakalım teklifini 'küstah' bulan zihniyet, otuz yıldır ölümle sonuç veren politikaları nasıl niteliyor acaba? 'Açılım ile şımardılar' diyenlerin gazına gelmemeli. Bunlar hassas dengeler. Devletin de işi çok zor.

Örgüt zaten bugüne dek bölge halkının ihtiyacına hitap edebilecek farklı tüm sol oluşumları bölgeden çıkardı. Sadece kendi hegemonyasını istedi. Bunlar bir şey ifade ediyorsa da çok şey ifade etmiyor...

***

Ve madalyonun diğer yüzü de var...


Ak Parti hükümeti şu ana dek F tipi denilen kadrolara güvenerek darbeciler ile mücadele etti. Erdoğan bu dönemde bazen ‘Cemaat'e devlet içinde bolca alan açtı. Darbeciler adı üstünde zaten siyasi iradeyi yok sayabilir. Fakat bunlara karşı mücadelenin teknik kısmını yürüten yapılanma da beklediğini bulamayınca (veya çok idealistler, sırf hükümet 'haram yiyor' diye içlerine sindiremediklerinden)  iktidar ile mücadeleye girdi.  Hükümet bunun üzerine, 17 Aralık sonrası, bugüne kadar cemaat kadroları ile aynı safta mücadele ettiği ve bazıları darbecilikle suçlanan askerlere mesajını değiştirdi. O asker bir deyişle PKK ile savaşıyordu... Bunların hepsi çok sayıda spekülasyona yol açtı.

Birbirine bağlayalım... Kendilerini Kürt özgürlük mücadelesinin temsilcisi olarak görenler ise şimdiye kadar hiç alamadıkları kadar yol aldıkları için beklediler. Cemil Bayık her ne kadar 'Ak Parti'den çözüm beklemek gaflettir' dese dahi... Neticede örgütçülerin, ne darbeci askerler ne de diğerleri gibi satış yaptıklarını görmedik şimdiye dek. Yapma şansları da yoktu belki de...

Bu konu Türkiye'nin kaderinde, demokrasi mücadelesinde hayati... Şimdi bugüne bakma zamanı...

BDP yerel yönetimlerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Demir Çelik'in Radikal'e yaptığı açıklamalar önemli. ‘Türkiye'ye 25-26 bölgesel özerk yönetim öngörüyoruz... T.C'nin yanında ayrı bir Kürt devleti arayışında değiliz.' diyor... Özerk, federal ve konfederal yapıların dünyanın pek çok demokratik ve zengin ülkesinde mevcut olduğunu, uzaydan getirmediklerini vurguluyor...

***

Neden yıllarca dağları bombaladık?

Bir tarafta yıllarca bölgeyi bombalamış havacılar var mesela... 'Böyle olacaktıysa biz neden vurduk?' diyorlar. Bu sorunun muhatabı bugünkü iktidar partisi mi o günkü politikaların mimarları mı?

Bir diğer tarafta 'bu iş bitiyordu, boşa taviz verildi' diyenler... Özerkliği, dış güçlerin 'böl-yönet' oyunun parçası ve bir ileri aşamanın öncü adımı olarak görenler de var.

Şehit ailelerinin bir kısmı durumu anlamakta zorluk çekiyor. Onlarla yeterince konuşuluyor mu? Basına iki üç aile çıkarmaktansa uzun bir emekle herkesle konuşulmalı.

Ve tüm bu bölünme paranoyalarını bırakıp soralım. Biz hali hazırda, şu halde bölünmedik mi? Zihnen bölünmedik mi? Türlü kirli veya karanlık işlerini Kürtlere yaptırıp iş eşit vatandaşlığa gelince gak guk eder durumda olmak bölünmüşlük değil mi?

Biz bir tek Kürt-Türk olarak bölünmüş de değiliz... Sosyolojik açıdan enine boyuna her şekilde bölünmüşüz zaten.

Irak nasıl Sünni-Şii olarak bölünmüş? Suriye nasıl çeşit çeşit gruba ayrıldı bir anda?

Biz bu zengin sayıda hassas damarlarımızı, zorlamadan, güzellikle, şeriatçısından laikine kadar, birbirimize saygı içinde korumalıyız. Cemevlerine statü vermekten korkmamalı örneğin. Zira herkesin inancı kendi inandığı şekli ile bir seçim...

Daha ana dilinde neyin ne olduğunu öğrenmeye çalışan bir çocuk için, anadilde kreş de son derece önemli. 

***

Bölge halkının iradesini korumalı...


Yasal düzenlemeler sağlam yapılır ve bölge halkının siyasi iradesi iyi korunur, bir güvence altına alınırsa bu sistem çalışır. Zorluklar var. Yerel yasaların Anayasa'ya uygunluğu, olası hukuk süreçleri kolay olmayacak. PKK'nın kendi polis gücü diye diretmesi,sandık noktasında halka uyguladığı geleneksel baskıdan dolayı güven vermeyecektir. Bugüne kadar Kürtleri Kürtlere rağmen yönetenler yetti. Bedel ödeyen sadece PKK'lı kürtler olmamıştır. O nedenle bu noktalar detaylı çözülmeli. Bundan sonra ise, BDP veya DBP veya HDP, yani Kürt partisi de artık bugüne dek istismar edilmiş bölge halkının siyasi ihtiyacına cevap olmak adına kendi politikalarından mesul olacaktır.


Pazartesi günü 19 BDP'li vekil HDP'ye katıldı. Bakarsınız ki HDP, halkı, bugüne kadar akan kanın sorumluluğunu izah edebilen bir parti olduğuna inandırabilirse, tüm Türkiye için alternatif de olabilir ... Zira Türkiye'de Kemal Kılıçdaroğlu CHP'sinin, alternatif olabileceğine olan ümit rüzgarından bir netice çıkmadı. Partinin genetik duruşu liderin önünde hala. CHP’nin ‘Sol’ olduğuna, hakların özgürlüklerin partisi olduğuna inanç var mı?

***

Gül'ü ödüllendirmek zorundasınız...


Yeni dönemde Cumhurbaşkanının yetkileri artacakmış... Eğer öyleyse iktidar partisinin adayı Abdullah Gül olmalı... 'Olağanüstü yetkili bir Erdoğan diktatör olur' kaygısı ile söylemiyorum. Öyle olur mu olmaz mı, yorum yapmıyorum. Ancak şu kesin ki; olmasa da oldu derler...

Gül şimdiye kadar yetkisiz şekilde, sembolik olarak görevini sürdürdü. Noterize şekilde önüne getirilen yasaları onaylamakla eleştirildi. Buna katılıp katılmamakta da serbestiz tabii. Ancak bu görünümü vermiş olması dahi bir itaatse, bu siyasi olarak ödüllendirilmeli. Bu hem daha adil olur hem de ülkenin huzuru için iyi görünüyor.

Daha önce de yazdık. Erdoğan aday olup kazansa halkın iradesine kimsenin sözü olamaz. Ancak buna dair risklere önceki yazılarda değinmiştik. Sağduyu önemli.




-- 

24 Nisan 2014 Perşembe

Ermeni açılımı konjonktürel mi?



Devlet Arşivleri Genel Müdürü açıklama yapmış. '1915 olaylarını incelemek isteyen herkes, Ermeni tarihçiler de dahil gelip araştırma yapabilirler' demiş. Ancak henüz 95 milyon evrağın sadece yarıya yakını tasnif edilmiş durumda. 
Son yazımın ardından, Ermenilerin tezlerine karşı tez yönünde yoğun tepkiler aldım. Ben okurlara dünyanın dört bir tarafında karşılaştığım Ermenilerin hikayelerini anlattım. Türkiyedeki köklerini, vatansızlıklarını... Aldığım tepkiler 'vatana ihanet edenin vatan beklentisi olmamalı' yönünde oldu. Oysa duyguları var bu işin. Kim hain, kim çeteci, kim kimle işbirliği yaptı bunu bilmeden genelleme yapmak yanlış. 
Ve o yazıda da dediğim gibi, bizim Ermeni ve Kürt olmayan ne hainlerimiz var... Ne işbirlikçilerimiz var... Ayrıca ben olayı tartışmaktan ziyade ABD'de bu konunun neden gündem olduğunu somut gerçeklikler ile izah etmeyi amaçlamıştım daha çok...
Yeni gelişmeler oldu. Başbakan Erdoğan'ın 1915'in 99.yıldönümü gelmişken yaptığı son açıklama bir ilk ve gayet olumlu. Böyle sözler insanın ruhuna iyi geliyor. Gerilimden o kadar yorulmuşuzki... 'ABD'de Gülen Cemaati'ne yakın bir işadamı, Ermeni tasarısını hazırlayan senatör'e bağış yaptı' deme noktasından, buraya gelebilmek mantıklı. Geçen sefer detayını aktarmıştım senatör konusunun...

Tutarsızlık da olsa doğruyu yapabilmek, doğruya varabilmek önemli. Yanlış söylemde ısrar mantıksız. Çok cephede kavga da bu ülke için iyi değil. Neticede hainlik buralardan olmaz. Başbakan bu taziye yüzünden kendisine olası saldıracakların gazına da gelmemeli. 'Türkleri katledenlere bu yapılır mı' diyenleri de dinlemesin... Zira onlar, bu adımı atmasaydı da bu sefer o tutumuna köpüreceklerdi. Başbakan, 'Afedersiniz Rum, Ermeni' dediğinde, vakti zamanında Girit mübadili bir aileden gelen anneme Yunan tohumu diyenleri hatırladım... Cahiller, büyükbabaları mübadelede gelen anne tarafımın 'oraya' da zaten 'buradan' gittiğini bilmiyordu. Hem de Yunan olsa Rum olsa ne olur? Tüm bunlar şunu görmeme engel değil: Erdoğan tribünlere oynamayı seviyor ve bunu iyi beceriyor... Ve kitlesi de, o 'Yunan tohumu' diyenler ayarında olduğundan, hedefi onikiden vuruyor. Kendisi de bunu biliyor... O nedenle Erdoğan samimi mi diye soranlara görüşümü belirteyim... Başbakan taziye metninde samimi ama sahnede oynuyor... Yani 'afedersin Ermeni' dediğinde... Tabanına oynuyor...
Kendisi oralardan çıkalı çok oldu bence... Rum, Ermeni, Arap farketmez. Ülke yönetiminde çıkarlar önemli... Özür dilense belki para gidecek değil mi... Para gitsin de, muhalifler bu sefer 'burda millet açken paralar Ermenilere gitti' diyecek... Zor yani...
Erdoğan'ın 'Karabağ sorunu hallolmadan normalleşme olmaz' ifadesi ise ayrı bir başlık. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da 'uzattıkları elin havada kalmamasını' umduğunu söylüyor. Uzatılan elin detaylarını merakla bekliyoruz.
Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan da 1915 olayları yıldönümü açıklamasını yayınladı. Bu yazı yazılırken konuşma yapmamıştı henüz... Türkleri düşman görmediklerini, masum komşularına yardım eli uzatan Türklerin hatırasını da kutsadıklarını açıkladı ancak Başbakan Erdoğan'ın konuşmasına değinmedi. Belki canlı konuşurken değinmiş olur. 
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü ise açıklamayı memnuniyetle karşıladıklarını, tarihi ve olumlu bir adım olarak gördüklerini ifade etti.
Türk Dışişleri Bakanı Davutoğlu, açıklamanın konjonktürel olmadığını ve baskılar altında yapılmadığını belirtti. Zira dış basın ve bazı kesimler açıklamayı zamanlaması itibarı ile şüphe ile karşıladıklarını belirtmişti. 
Elbette 1915 ölümlerinde dış basın, Osmanlı askerlerinin Ermenileri öldürdüğünü aktarırken bazı Ermeni isyancıların hangi dış işbirlikleri ile nasıl faaliyetler içinde olduğunu yazmıyorlar. Asıl konu bunun sonucunda masum Ermenei kökenli Osmanlı vatandaşlarının yaşadıkları. Ermeni diasporası bu nedenle 'herkes acı çekti' sözüne alerjik... 
Washington Post'tan Adam Taylor ise, yolsuzluk skandalı ve Gezi parkı ptotestoları nedeni ile Ak Parti'nin zor bir dönemde olmasının şüphe doğurduğunu kabul ediyor. Ancak Erdoğan'ın azınlıklara karşı, bugüne kadarki milliyetçi politikacıların pozisyonun çok ilerisinde olduğunu kabul etmek gerektiğini ekliyor. Azınlıklar ile ve özellikle Kürtler ile ilişkileri geliştirmek için çalıştığını vurguluyor. Gidecek çok yol olduğu bir gerçek ancak açıklama ilk olması açısından da önemli.
****
Hakkını arayana taciz geleneği...

Çarşamba günü Yenişafak'ta 'Davalara servet yatırdı' başlıklı bir haber yer aldı. Bu haberde,  Sabah Gazetesi, Star ve Yenişafak gazetelerine dava açan Fetullah Gülen'in tahmini harç masraflarının, onbinlerce lirayı bulduğu yazıldı. Gülen'in siyasilere ve yayın organlarına açtığı davaların mahkeme masrafları ve harç paralarının, servet olduğu yorumu yapıldı... Sabah gazetesi daha ılımlıydı... Hiç değilse Başbakan Erdoğan'ın ifadesini olduğu gibi aktarmayı seçmişti Çarşamba manşetinde...
Servet demişken... Kime göre neye göre? Forbes'ın zenginler listetisndeki Murat Ülker üç küsür milyar ile servet sahibi... Servet bu ise, onbinlerce lira servet değil... Ekonomist arkadaşlar daha iyi bilir ama 1 milyar dolar, eşik zannımca bu işte...
Hocaefendi'nin emekli maaşı ve kitap teliflerinin birikiminden elde edilebileceği kısımın üzerinde kalacak her kuruş hesaplandı ise, gazeteler, geliri üstünde servet edinen herkesinkini sorgulasın... Fairplay yani.
Gülen dini bir oluşumun başında... Sistemli bir yapılanmayı yönettiği iddia ediliyor veya biliniyor da diyebiliriz. Bu nedenle elde ettiği, dersaneler ve okullar ile büyüttüğü etkin konumunun, Türkiye Cumhuriyeti'nin dizaynında ne kadar kullanılabileceği, dış güçlerce hesaplanıyor olabilir... Yargıda, poliste ne kadar etkililer ve halk arasında ne kadar popülerler hesabı ile çeşitli oyunlar içinde yer almaya yönlendirilmek istenebilirler. Bunları aylardır hatta yıllardır tartışıyoruz.
Ancak bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, hakarete uğradığını düşünüp veya çeşitli nedenler ile dava açtığında, hukuk dediğinde, onun harç masrafı üzerinden hukuk mücadelesine çamur atan bir gazetecilik etik gelmiyor...
Gülen yargıda kendine yakın isimlere güvenip 1 milyonluk tazminat davası da açmış olabilir... Benim hayalim, örneğin önüne böyle bir dava geldiğinde, ne hükümete yalakalık olsun diye mağduriyet varsa bunu görmezden gelen yargıçların ülkesi... Ne de Gülen eğer bu tazminata hükmedilecek bir durumda değilse, sırf o zincirin halkası olduğundan veya onların gücüne inanarak tazminat kararına hükmedecek yargıçların ülkesi... 
Hükümete sempatisine rağmen ve dahi yargıda paralel yapılanmayı bildiği halde, tazminatı hak ettiyse 'bu adam bu tazminatı hak etmiş' diyebilecek yargıçlar hayal ediyorum... 
Veya Gülen'e yakın olup da, hatta koltuğunu dahi buna borçlu olduğu halde tazminata mahal yoksa bu yönde karar alabilecek yargıçlar hayal ediyorum... 
Gülen'in tazminat istemini onayladı diye hiçbir yargıçı fişlemeye sürmeye kalkmayan bir iktidar partisi ve hukuk devleti anlayışı hayal ediyorum...
Velhasıl, Yüksek yargıç ve unvanlı atamalarda haktan yana yer alacak bir HSYK hayal ediyorum. Dini özgürlükleri hazmetmiş, mezhep ayrımı yapmayan, laiklik derken başkalarının dini özgürlüğünü kısıtlamayı kendine hak görmeyen, açık görüşlü vicdanlı liyakatli hukukçulardan oluşan bir HSYK... Cumhurbaşkanı HSYK yasasını değerlendirirken, hiçbir tehdit ve şantaja teşebbüs etmeyecek, demokratik yöntemleri özümsemiş çıkar grupları ve temiz siyaset hayal ediyorum...
****
Taksim, 1 Mayıs ve Türkiye...

Ak Parti hükümeti Taksim'i 1 Mayıs kutlamalarına ve anmalarına açtığında, sosyalist devrimcilerin bir kısmında sempati toplamıştı... Sonra Gezi oldu, Yenikapı düzenlendi falan filan... Bu yıl izin yok Taksim'e...
Pazartesi basın açıklaması yapmak isteyenler ve Taksim diyenler yaka paça edildi...
Yazık oldu yazık. Ah şu Park inadı... Yani AVM inadı diyeceğim o da değil... 'Biz ne diyorsak o' inadı... 'Park yapmak bizim hakkımız' inadı... Hakkınız doğru. Belki seçmeniniz oraya AVM istiyor... Ama bunca kazanımı kaybetmeye değer miydi? Biz bunu söyledik, ne İsa'ya ne Musa'ya yarandık ama işte yankıları sürüyor. Büyümeseydi keşke... Sonucunda eyvallah AVM de yapılmadı.
Bu konu, tam da bizim istikrar sorunumuz. Bir yıl olabilen bir yıl olmaz oluyor... Bir tarafta bayramın ne olduğunu bilmeyen, yakıp yıkan sözde devrimciler... Bir tarafta bugüne kadar 1 Mayıs'a gelenleri potansiyel tehdit gören faşist egemen güvenlikçi zihniyet gerçekleri... Diğer yanda 1 Mayıs'ta Taksimi işçilere, emekçilere açan Erdoğan. Açtı ve utandırmadı kimse onu. Taa ki Gezi'ye kadar. Bir of çekelim... Bir normal ülke olsak. Tam oluyoruz diyoruz... Bakıyoruz ki yine kutuplaşmışız. Sahte dertlerle... Yine bir oyunlar sahnede... Rahat batıyor bu ülkede herkese. Yönetilene de yönetene de. Ha tabi biraz liyakat, biraz işsizliğe eğilme, biraz bugüne kadar dindar insanlara yapılan ayrımcılığı, bunun mağduru olanlar yapmasa belki farklı olurdu herşey. 
Bunu da anlıyorum baksana herkes birinin adamı. Liyakate göre adam seçse ya darbeci çıkacak, belki din düşmanı belki ajan... Cemastçisi ile bile ters düşünce bunlar oluyorsa... O da haklı... Çok mu anlayışlıyım? Çekelim bir of daha...
****
Başkanlık vs yarıbaşkanlık...

Ergun Özbudun 2007'de Ak Parti için Anayasa hazırlayan değerli bir hoca. Başkanlık sistemine Türkiye gerçeğinde karşı olduğunu söylemiş. Özbudun, sistemin ülkeye uymayacağını kast ediyor. Ve kutuplaşma bugünkü halindeyken böyle bir durumda ülkede gerilimin artacağına işaret ediyor. Elbette bir ülkede yasal alt yapı hazırlanmak kaydı ile halkın desteğini alan herhangi bir ismin Başkanlığı meşru olacaktır. Gerilim çıkarmak isteyenler haksız olacaktır. Ancak sağduyunun olmadığı yerde kumara gerek var mı iyi düşünmeli. Şu an ülkemizde sağduyu yok. Erdoğan düşmanlığı-karşıtlığı 'yeterki gitsin' boyutunda. Erdoğan cesur. Kitlesine, sandığa güveniyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminde de karşısına birleşik bir aday dahi çıksa kazanma olasılığı elbette yüksek. BDP zaten her koşulda kendi adaylarını çıkaracaklarını açıkladı... Bahçeli henüz karar vermedik dedi. Belki istişare ediyorlar...
Başkanlık sistemi, yerel yönetimin güçlendiği bir federal yapıyı beraberinde getirecek mi? Dar bölge ve seçim barajı konularında da tartışmalar sürüyor.  Özbudun da sanki Türkiye gerçeği derken bunu kastediyor. Başkanlık sistemi yerel yönetimleri güçlendirmenin ötesinde bu yönetimlere kendi kanunlarını yapma yetkisi verecek mi? ABD'de dahi eyaletlerin kendi yasalarının Anayasa Mahkemesine gittiği noktalarda çözülemeyen bazı boşluklar oluyor. Bu işler zor işler. Amerikan gazeteleri Cumhurbaşkanı Gül'ün koltukları değiştirmek istemediği sinyali verdiğine genişçe yer ayırdı geçtiğimiz günlerde. Hayırlar olsun.
****
Şantaj vs montaj...

Erdoğan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e dair bir şantaj kasedi olduğundan bahsetti... Paralel yapının elinde...
'Gül'ün şantaj kasedi olduğunu nerden biliyor' diye konuşuyorlar... 'Biliyorsa kendi yapmıştır' gibi... Onu ima ediyorlar... 
Bugüne kadar Başbakan, Cemaate yakın kadrolara, başkalarına kumpas talimatları verdi mi, bu insanlar Başbakan dedi diye bunu yaptı mı yapmadı mı bilmiyoruz...
Bildiğimiz Başbakan'ın kaset mevzuunda 'ne özeli, genel bu genel' diyen yaklaşımıydı. Bu yorumu siyasi olarak hak gördü. Belki ayağına gelen topa vurdu... Belki farklı...  Zaten genel diye düşünüyorsa 'al sana genel' dediler zaten. 
Ancak, Gül'ün kasedini bilmek için bunun talimatını kendisinin vermiş olması gerekmez. Bir yapılanma varsa bu yapılanma Başbakan'ın yamacındaki pekçok kişinin kasedini 'ahanda bakın' diye koymuş olabilir önüne. Yani olaylar bu noktaya gelmeden önce koymuş olabilirler. 'Bilgi amaçlı' sosu ile aba altından mesajı vermiş olabilirler... Erdoğan  bu nedenle biliyor olabilir. Gül'ün 17 Aralık'tan bu yana kaotik bir karşı çıkışa kapı aralamamasına aşırı öfke duyanlara bakın. 
Elbette her farklı ideolojinin Gül'den beklentisi farklı olabilir. Ümidini kesen olabilir... Ama 'Gül bitti' moduna girenlere bakınca, bana bir kaset varsa, Başbakan'ın bunu bilme nedeni, kaseti dost kazığı olarak elinde tutma olasılığından çok diğeri gibi geliyor... 
'Nerden biliyor' diyenler yakında 'Gül bu kaset nedeni ile ona karşı çıkamıyordu' da diyebilirler. Ben 'şu kimse bunu yapmaz' 'bunlar yapmıştır' falan demiyorum.  Sözkonusu siyaset olunca kimin gözü nasıl dönüyor çok gördüm. Ama bir de buradan bakmak lazım diyorum.
****
Farklı yayın grupları, ortak haber havuzları... Nerde kaldı çoğulculuk? Anladınız siz onu...

14 Nisan 2014 Pazartesi

Vatansızlık ve 'tarihsel gerçekler' ...


1915'te Ermenilerin göçe zorlanmasının bu sene 99. yıldönümü... Yüzüncü yıldönümü yaklaşmışken ABD'de Paskalya tatili öncesi dış ilişkiler komisyonundan geçen Ermeni tasarısı, Senato gündemine alınmadı... ABD Dışişleri sözcüsü ile Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun açıklamalarındaki vurgu aynı. Tarihsel gerçeklerin açıklağa kavuşması için Ermenistan ve Türkiye arasındaki protokol süreci sürüyor denildi...
'ABD, Türkiye'ye bu konuyu sopa olarak kullanıyor' yorumu durumu açıklamaz. Baskı unsuru olabilir. Doğrudur. Ancak Türkiye de dahil devletler, dış ilişkilerinde çıkarları için tüm baskı unsurlarını kullanırlar. Bu doğal...
Birkaç gündür Los Angeles'tayım. California, Ermeni kökenli Amerikalıların yaşadığı bir eyalet. Cumartesi LA'de Ermenilerin muhiti olarak anılan Glendale'e gittim... Ofislerden tutun bakkala kadar pekçok yerde Ermeni kökenli Amerikalı ile karşılaştım.
Bu bölgede, Lübnanlı olduğunu öğrendiğim bir isimle görüşmem vardı. Bu görüşmede ilgili kişi Ermeni çıktı. Ailesi İran'a ordan da Lübnan'a göç etmiş. Ellilerinin başında olduğunu tahmin ettiğim beyefendi, aile büyüklerinin Türkçe bildiğini söyledi... Lübnan'da dünyaya gelmiş... Ailesi Ermeni. Türkiye'de yaşamakta olan Ermenilerden... Yıllardır burada ve Lübnanlı olarak tanınıyor.
****
Geçen ay Dubai'de bir alışveriş merkezinde satış görevlisi, Türk olduğumu anlayıp Türkçe konuştu. Nereli olduğunu sordum.  'Vatansızız biz' diye ekleyerek aile büyüklerinden Türkçe öğrenmiş bir Ermeni olduğunu söyledi...
Vakti zamanında Türkiyeden Suriye'ye göçmüş aile. İkinci kuşak Dubai'de yaşıyor. 
Memleket bildikleri ülkeden çıkmak durumunda kalan dedeleri, sınır komşularımız olan İran'a, veya Suriye'ye gittiler... Bu ülkelerde yaşanan hareketli siyasi gelişmeler, istikrarsızlık ve rejimlere uyum sağlayamamak onları dört bir yana dağıttı... Lübnan, Dubai ve elbette özgürlükler ülkesi olarak anılan, vatansız kalanlara yönelik kabul yasaları olan ABD'ye geldiler... Çocukları, torunları, nesil devam etti.
'Orası Ermenistan'dı' diyen de var örneğin Antep için. Ermenistan'ın bağımsızlığını kazandığı yılı dahi bilmiyor kimisi. Ancak ailelerinin yaşadığı acıları biliyorlar. Kendileri de bir yere ait olmamayı biliyor belki... Özür ve tazminat istiyorlar... 
****
İç siyasete alet etmek...

ABD'de Senato da gündeme alınması neden sözkonusu oluyor peki? 
Türk-Amerikan ilişkilerinde baskı unsuru olarak kullanıldığını bir an kenara koyalım.
Duygusal olarak ve bir lobinin talebi olarak ele alalım. Lobi dediğiniz yaşayan insanlar. Elbette çeşitli önderleri var.
Amerikalı bir senatör olduğunuzu düşünün. Ülkenizde yaşayan Ermeni kökenli Amerikan vatandaşları var. Çoğunun anlattığım gibi hikayesi var. Dinledikçe ikna olmaları son derece normal. Bu insanlar ailelerinin sahip olduğu herşeyi o veya bu sebepten kaybetmiş. Yaşadıkları göç sıkıntıları, yerleştikleri ülkelerde geçirdikleri süreçte verdikleri mücadele... Elbette bunlar, bir kısmının içinde burukluk, bazısında nefrete yol açıyor. Ermenistan çoğu için bilmedikleri bir yer... Yarı Türk hisseden var hala.
Diğer yandan Ermenistan'a dönmüş olan ailelerin çocuklarının bir kısmı  bugün Türkiye'ye gelerek kaçak olarak çalışıyor. Zira Ermenistan'da gelir dağılımı ve iş imkanları konusunda sıkıntılar var. Türkiyedekilerin bazısı apolitik, kimisi bir nefreti bastırıp içinde tutuyor... 

Bu arada bu milli ihanet demek de bu konuyu iç siyasete alet etmek demek olmuyor mu? 2005'te Ak Parti hükümeti ve Gülen hareketi aleyhine Washington'da, Los Angeles'ta lobi yapanlar, bazı diplomatlar dahil başköşelerdeyken bugün bu birbirini yeme manzarasında da yüce Allah'ın adaletinin bir hikmeti vardır muhakkak. İnsanlara yardım veya komisyon baskısı yapıldıysa mesela...


****
'Milli ihanet' ve senatöre bağış...

Ermeni kökenli insanlardan isyancı, terörist, hain çıkmış olabilir. Türklerden de çıkıyor... Halkı sömüren kanını emen, halkın değerlerine düşmanlık edip aşağılayan Türk yok mu sanki? Bu nedenle, bizim topraklarımızı bir dönem vatan bilmiş ve ne olduysa bir şekilde vatansız kalmış tüm Ermenileri karşıt görmek çözüm değil.Zira burada bazı Ermeniler de ne oldu ne olmadı bilmiyoruz diyor. Tanıklar çok yaşlı bikaç kişi. Yaşayan çok az.

Bu insanlar bizim ülkemizden çıkarıldı. Bunun gürültüsünü büyüterek dolaylı da olsa başka amaçlara da hizmet etme ihtimalleri bu gerçeği değiştirmiyor. Yeni nesilleri geçmişlerinden kopuk oldu. Köklerinin geldiği yer karıştı.
Bu insanların hikayeleri var. Buradalar... Amerika'da... Fransa'da... Şurada veya burada... Yaşadıkları ile etki bırakarak oluşturdukları lobi ve oy potansiyelleri olduğu bir gerçek. ABD iç siyasetine malzeme yapılmasın denilebilir. Ancak bu, siyasetin doğası gereği imkansız. Bu konuyu 'Gülen'in şirketleri, Ermeni tasarısını hazırlayan senatöre bağış yapmış' noktasından görmek de ayrı bir konu.
Şaka bir yana şu unutulmamalı. Bu bağış tasarıyı önlemek için yapılmış olabilir. Ancak Ermenilerin sözkonusu New Jersey senatörüne seçim kampanyası sırassındaki bağışı 100bin doların üzerinde... Sabah gazetesi Gülen'e yakınlığı ile bilinen bir hukuk ve bilgisayar şirketinin ise, aynı senatöre 9500$ bağış yaptığına yer veren bir manşetle çıktı... Dokuzbin $ nere yüzbin $ nere. Bu senatör daha önce de yakın arkadaşı olan bir doktorun geliri az olanlara çıkarılan Türkiye'deki yeşil kart benzeri (MEDICAID) kart sahibi hastalar üzerinden devletten 21 milyon ödeme almış olması ile gündeme gelmişti. Senatör Menendez bu ödemeler de aracı olmak ile suçlanmıştı. Bahse konu doktor da en yüklü kampanya bağışı yapan isimlerden. Yani bir senatöre bağış, ona bağış yapan diğerlerinin talepleri dikkate alınırken gölgede kalmamak için de yapılıyor.


****
Peki Türkiye'nin tezi ne? Reddi miras bu konuda çözüm mü? Tarihçiler bu işi çözsün diyoruz. Bu mümkün mü?
Tarihçiler oturup çalışacaksa, buralarda bir kısmı İstanbul Ermenileri bir kısmı Türk Ermenileri şeklinde anılan insanlar ile diğer Ermeniler  nasıl ayrılır onu konuşabilir. Yani göç mağdurları, kayıpları olanlar... Zira Sovyet Rusya'dan geçen, Nazi kamplarıdan kaçan veya bırakılan Sovyet Ermeniler de mevcut.  1915 soykırım tanımına uymuyor. Ancak 'yerinden etme' de önemli bir olay. Tanım kabul edilemese de Türkiye Ermenilerine bir takım haklar verilebilir. Dönüş bu torunların hakkı. Kimsenin geleceğini sanmasam da...


Sent from my iPad

Sent from my iPad

10 Mart 2014 Pazartesi

ABD oyları merak ediyor...



Hükümetin Fethullah Gülen için ABD ile yaptığı görüşme ve iadesini talep edeceği iddiaları gündemde... ABD başkanı Obama'nın Başbakan Erdoğan'a 'mesaj alındı' deyip demediği son Beyaz Saray açıklaması ile iyice irdelendi. 
2004 senesinde Gülen ABD'deydi ve ikametinin uzun statüye geçebilmesi için müracaatı mevcuttu. O dönem Türk Dışişleri Bakanlığı'nın bu müracaata destek olarak, Gülen'in Türkiye'deki davalardan beraat ettiğine dair belgeleri bir ön yazı ile ABD Dışişlerine ilettiği belirtiliyor. Dönemin büyükelçisi Faruk Loğoğlu bu belgeleri Abdullah Gül'ün talebi üzerine ilettiğini açıkladı. Ancak dosyaları gayrıresmi şekilde Marc Grossman'a ilettiğini ekledi. Buna gerekçe olarak, ABD Dışişleri'nden bir bilgi talebi gelmemiş olmasını gösterdi... Büyükelçi, önyazıda Gülen'in iyi bir din adamı ve eğitimci olduğunun belirtildiğini anımsıyor... Bugün Türkiye'de Gülen cemaatinin heryeri elegeçirdiğini iddia eden ve bu ele geçirmede kandırıldığını ifade eden bir hükümet var. ABD için vakti zamanında hükümetin referans mektubunun mevcudiyetinden ziyade yolsuzluk operasyonlarının 30 Mart seçimlerine etkisi önemli. Buna göre yani Ak Parti'nin gücüne göre hareket edileceği açık. Dünyayı yönetenler her zaman halkı tarafından desteklenen bir lider ile yürümeyi tercih ediyor. Halkına zorla, dikta ile hakim olanlara da pek aldırış etmiyorlardı yakın zamana dek... 'Yeterki hakim olsun ve bizim ile uzlaşsın' mantığı hakimdi... 
Ancak şimdi konjonktür değişti. Arap baharından bu yana Kiev'e bakınca dahi sokak hareketleri ile dünya yönetiliyor. Rusya'nın gaz durumu, Ukrayna ve İran denklemi bu günlerde her zamankinden daha ilginç bir hal alıyor. Putin mi gaz sattığı Avrupa'ya bağlı Avrupa'mı Putin'in gazına? Rusya' da ekonomik dengelerin bu aralar sarsılması bekleniyor. 
Putin'in dahi sokaktan çekindiği iddia ediliyor...
Dünya siyasetinde bazen Mısır'da olduğu gibi Müslüman Kardeşler gibi bir partiye ülke yönettirme şansı verilir gibi yapılıyor... Ancak arkadan desteklenmediklerinde, bu halkın partisi olan yapılar çuvallıyor ve yeni isyanlar ile eski sistemin adamları yine işbaşına geliyor. Demokrasi sosu da dökülmüş oluyor işe... Batı'ya yakışan da o... Tunus Nahda'nın lideri İslami yönetimleri istişare yapmamakla suçluyor... Suudi Arabistan Müslüman Kardeşler'i terör örgütü olarak ilan ediyor ve El Kaide ile birlikte anıyor... Türkiye El Kaide'ye destek vermekle suçlanıyor, yönetime diktatör yaftası vuruluyor. 'Başbakan Erdoğan işadamları ile uzlaşıyor veya uzlaşmadan onları birşeylere zorluyor' konusu değil bu... Rıza Zerrab üzerinden geçen gayrı resmi para trafiği de değil... Bütün bunların uzlaşılarak yapılmıyor olması gibi görünüyor asıl sorun... Ve koalisyonlar güçsüzleşip çatırdadığında, ortam kaosa müsait olunca müdahale kolaylaşıyor...

Evet, Mısır, Müslüman kardeşleri terör örgütü olarak ilan etti. Peşinden Suudi Arabistan'da Müslüman Kardeşleri terör örgütü ilan etti. Müslüman Kardeşler diktatör bir liderin ardından Mısır'da ilk demokratik seçimle işbaşına gelen Morsi'nin partisiydi... Ama olmadı... Ya Türkiye'de bundan sonra hangi gruplar desteklenir dersiniz? Ergenekon'dan salıverilen askerleri görüp ve 'bunu biz yapmadık, onlar yaptı' diyerek, darbelerle yüzleşmeyi birbirinin üstüne atanlara bakınca tahmin etmesi pek zor değil... 'Bu darbe planları vardı ama heşeyi birbirine karıştıran biz değildik' bile denilmiyor şu an.... Neyseki İlker Başbuğ'un konuşması intikam kokmuyordu... Ve umarız iktidardaki siyasiler veya paraleller, muhalife darbeci deme ucuzluğundan, muhalifler de darbeden medet umma aczinden vazgeçer bu ülkede...

****

Birinci parti olamayacağını bilmek...

Bir ana muhalefet partisi genel başkanı düşünün... Ülkede yolsuzluk soruşturmaları, devlette yasadışı yapılanma iddiaları  vesaire kol geziyor... Yasadışı dinlemeler hükümetin muktedirliğini sorgulatır hale gelmiş... Bu ahval içindeki iktidar partisinin bile birinci çıkacağına emin olmak nasıl bir psikoloji acaba? Bunu bilsen de bari belli etme... 'Bu ahvaldaki iktidar partisinin ancak oyu iner yine birinci parti çıkar' diyebilmek hiç akılcı değil ana muhalefet lideri için... Hele hele 'birinci çıkacaksın ama oyun biraz düşerse git bari' diye konuşmak... Yan gelip yatmak gibi sanki... Siyaset böyle olmaz... Başörtü gibi hak ve kazanımlara dair mesajları vermişken hala kendine güvensizliğin sebebi ya CHP'den bu işlerin çıkacağına inanmıyor ya da Başbakan ile anlaşmalı diyeceğim artık... 
Dinlenenler arasında CHP'liler de var deniliyor. Ya CHP belediyeleri, meclis üyeleri çok temiz ya yolsuzluk yapacak imkanları yok veya güçbirliği gereği bişey çıkmıyor...CHP, iktidar için olası şantaj ile herhangi bir güç odağı ile yola çıkarsa baştan hata eder...

****

Sarıgül ve üçüncü havalimanı

Mustafa Sarıgül'ün üçüncü havalimanı üzerinden siyaset yapmasına da gerek yok... Suriye'li dilenciler yüzünden turistlerin İstanbul'a gelmediğinden yakınırken, kalkış saati, hava trafiği nedeni ile sapan uçakları görmemek olur mu? THY giderek büyüyor. Londra havaalanında terminallerine yakın  en güzel reklam yerlerini almışlar. Kuzey ormanları korunsun ama üçüncü havalimanının ihtiyaç olduğu da bir gerçek... Keşif ve bilirkişi çalışmaları bu siyasi kavga üzerinden değil çevre açısından değerlendirilmeli. 
****

Cemaat'in beklentisi...

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, yolsuzluk soruşturmaları gündeme geldiğinde cesur bir çıkış yapmıştı... 'Kim yolsuzluk yaptıysa Allah belasını versin' demişti... Önceleri Cemaat'e yakın çevrelerin çok hoşuna gitti bu çıkış. Başbakan Erdoğan ise bozuldu belki... Ama 'bazı' cemaatçilerde de tıpkı Başbakanda olduğu gibi bir yetinmeme 'ya hepten bizdensin ya hiç' duygusu hakim... Şimşek'in bu tepkisinden ümitleniverdiler hemen... 'Adamsa istifa da etsin' diye başladılar buldukları yerden ilerlemeye... Bastırmaya... İstifa mistifa gelmeyince de bozuldular tabii. Oysa Şimşek ahlaken yolsuzluğa karşı olduğunu söyleyerek üzerine düşen karşı çıkışı göstermiştir. Milletin temsilcilerini hukuk dışı dinleyen, hiç utanmadan iki kişinin konuştuğu malzemeleri bekleyip duranlar istiyor diye hukuki süreci görmeden neden istifa etsin?
Şimşek'ten ümitlenip hevesleri yarım kalan bir kesim Pazar günü mal bulmuş mağrip gibi seviniyordu. Zira Bakan Şimşek, Başbakan Erdoğan'ın ziyaret ettiği bir şehirde, havanın güzelliği ve yeşilin baharı müjdelemesine dair bir benzetme yapmış... Bu sözüne de 'Başbakanı Tanrılaştırıyor' gerekçesi ile tepkiler almış... Sonra yaptığı açıklamada maksadının o olmadığını izah etsede niyeti bağcıyı dövmek olanlar anlar mı? Onlar hala 'neden istifa etmedi' diye sorup duruyor içten içe... O yüzden bu gafa sevindiler...
Tıpkı bu olay gibi başka bir durum da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hakkında... Gül, malum yasaları neden onaylamış? Neden itiraz ettiği konularda eleştirel konuşup icraatını hükümetten yana gerçekleştiriyormuş... Cemaat silmiş Gül'ü... 
Başbakan Erdoğan'dan nefret eden bir vatandaş, Gül'ün onun uygulamalarına dur demesini arzu edebilir. Gül cumhurbaşkanı olarak tarafsız şekilde halkın her kesiminin çıkarlarını düşünmekle mükelleftir. Ama Mehmet Şimşek gibi, çalana açıkça bela okuyan bakanı dahi kendi istedikleri yönde zorlamaya kalkan bir baskı grubu karşısında, bildiğini uygulayan bir Cumhurbaşkanı daha sağlamdır. Eminim ki Türkiye'nin istikrarına dair riskli bir noktaya gelindiğinde dur diyecektir. Asıl bunu Cemaat için, şu bu çıkar grubu için yapan ve buralardan doğacak ittifaklardan sonraki resimde rol kapmak için adım atan bir Cumhurbaşkanı daha tehlikelidir. 

****
'Gerilla'nın meşru savunma hakkı' ve 'işgalci T.C'

Öcalan Oslo'ya gitti mi? Başbakan Öcalan ile görüştü mü? Kürtler PKK'ya ve ilişkili partiye ne kadar bağlı? Güneydoğu'da özerkliği bütün Kürtler istiyor mu yoksa hala orada seçim deyince korku ve baskı mı var? Cemaatin bölgedeki rolü neydi? Çalışmaları, metodları ne kadar doğruydu? Son mayın olayları ne anlama geliyor? Özerklik olacaksa dahi, çatışmalı durumlarda ve dahi şu konjonktürde sarfedilen  'gerillanın meşru hakkı' ve 'İşgalci T.C' söylemleri ile mi olacak? Bugüne kadar Kürtlerin ve tüm halkların haklarını acizane savundum. Özerkliği sunmanın akan kandan önemli olmadığının altını hep çizdim. Ancak bu konjonktürde bu söylemler, kan aksın, ortalık karışsın isteyen, kime hizmet ettiği belirsizlerin dili gibi geldi bana. Oslo, Paris suikastları... Suikast emrini kim verdi? Öcalan ve devlet kanadı mı, Kandil mi, süreci hedeflediği iddia edilen paralel yapının adamları mı? Ya Uludere? Sanıyorum bu haftanın soruları bunlar...
****
KCK tutukluları...

Keşke tutukluluk süreleri düzenlemesi, güç merkezlerinin kavgasından önce yürürlüğe girebilseydi... Keşke KCK tutuklamalarına dair 'hukuk' falan denilip susulurken şimdi suçlanan iddia edilen yapılanmanın 'Kürt düşmanı' olduğu, o zaman iddia edilseydi... Bu arada hükümetin Kürt sorunu ile ilgili perde arkasında nasıl bir mücadele verdiği görülmüş oldu. Keşke o zaman, bugün göze alınanlara göğüs gerilebilseydi...



Sent from my iPad

4 Mart 2014 Salı

'Hep birlikte kurtulalım...'


'Hep birlikte bunlardan kurtulalım'

'Hep birlikte bunlardan kurtulalım...hiçbir ilkenin önemi yok'... Bunu yaparken çeşitli iç ve dış dinamikler, kesimler birlikte hareket etsin... Başbakan'ı kimin nasıl dinlediğinin önemi yok... İster yakın zamanda Almanya Başbakan'ı Merkel'i dinlediği ortaya çıkan National Security Agency dinlesin... İster MİT'te çalışan paralel olduğu iddia edilen birileri, kafasına göre yasadışı dinlesin... NSA kendi sistemi ile mi dinlemiştir? Yoksa MİT'te çalışan kişiler aynı zamanda başka yere mi çalışıyor? Böylece hiç zahmete girmemiş de olabilirler... Veya sadece iddia ettikleri 'yolsuzluklara' tahammülü kalmayan, temiz vatan evladı cemaate yakın birileri dinlemiş olsun... 
Ama yasadışı, hukuksuz? Olsun... 
Ya dış güçlerin bunda payı varsa? O zaman bir çıkarları da olacaktır? Olsun...
 Mesela Selam soruşturması gibi, hedefi Türkiye istihbaratının tepe ismi ve yakınları olduğu iddia edilen bir hazırlıkta, dış istihbaratların taşeronları sözkonusu olabilir mi gerçekten? İlkelerin, soruların önemi yok...yeterki kurtulalım... Hep birlikte....
Peki sonra? Bu elbirliğinden sonra? 
Birbirinizin 'hep birlikte' dediğiniz her kesimin haklarının, eşit şekilde garantide olduğu bir hukuk devletinin var olabileceğine inanıyor musunuz? İnanmıyoruz ama şimdi de yok... 
E yoksa bununla mücadelenin yolu hukuksuz olabilir mi? Olmalı mı? Olur, olur... Yeter ki kurtulalım...

****

'Cemaat CHP'yi ele geçiriyor...'

Geçiriyor mu? Yerel seçimlerde aday profillerine baksak... Gürültüler koptu gibi ama duruldu... Peki bir adım ileri gidelim... Cemaat CHP ile anlaştı varsayalım... CHP tabanı, 15 ay içinde yapılacak üç seçimde, cemaatçi kadrolara, vekillere, bürokratlara razı mı? 'Hep birlikte kurtulduktan' sonra herkes eşit temsil edilebilecek mi?
Peki kurtulmak istemenin, her ilkeyi çiğnemeyi düşünmenin nedeni yolsuzluksa, CHP kadrolarının yolsuzluğa hiç bulaşmayacağına, bulaşmadığına emin misiniz? İstanbul'dan, Belediye Meclisi'nden başlayalım düşünmeye... Sonra büyükşehir belediye başkanı adayına bakalım... Ses kasetleri çıkmadı... Madem kıstas o... E Başbakan'ın gitmesini isteyen bir yapı, tapeleri elde etme gücü olan yapı, CHP ile uzlaşan bir yapı, varsa dahi yayınlamaz bunu değil mi? Kimsenin günahını almayalım yine de... Bugüne kadar sızanları görüp korkmuştur herkes zaten... Bundan sonra kimse yolsuzluk yapmaz belki de... Korkar... Ya 'biraz da biz yiyelim' anlaşması ise bu? 

****
Cemaat, Ecevit, Kavakçı...

Cemaat bir zamanlar Ecevit'i destekledi... Bülent Ecevit'in bu ülkeye hayrını, cemaate hayrını, olumlu olumsuz pekçok yönünü tartışabiliriz... Meclis'te başörtülü milletvekili Merve Kavakçı'ya 'biri bu kadına haddini bildirsin' dediğini unutmadık. Bu ülke, bunu hak görenlerden ibaret değil... Ak Parti o nedenle kaç dönemdir iktidarda... Evet sembolik...simge... Ancak inanç özgürlüğü aynı zamanda... Temsilde eşitlik, fırsat eşitliği... Bugünün Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP'si bu konularda zihniyet evrimi geçirdi mi? O gün belki Cemaat'e göre, açıkça örtü ile var olmanın zamanı değildi... Gizli gizli bazı kadrolarda varolma zamanıydı... Ah bu gizlilikler... Şu gizlilerden korkmadınız, açıkça örtü ile şeffaf kendini ortaya koyan kadından korktuğunuz kadar... Gizliye ittiniz, antidemokratik tutumlarınızla... Yapılanmalara varlık tanıyıp, açık şeffaf demokratik bireysel hakları çok gördünüz... Şimdi bu özgürlükleri benimsedi mi tüm Türkiye? Sokağa bakarsak hayır... Hala bir burun kıvırma... Çıplaklığa da örtülüyü de... Büyüyen bir döngü ve bir kutuplaşma...
Olası Ak Parti sonrası dönem bir intikam dönemi olabilecek potansiyeli taşıyor... Oysa bir siyasi partiye, bugüne kadar tanınmayan haklarını tanıyacak diye inanıp oy vermiş olmak, suç değil... Bütün dindarları şaibelere ortak görmek kimsenin haddi değil... Ama ezmek isteyen  var hala...  CHP veya iktidara kendini aday gören herhangi bir potansiyelli parti, artık bu işlerin siyasete alet edilmesini istemiyorsa özgürlüklere açık çek vermeli... Son demokratikleşme paketinde, yaşam tarzına müdahaleye ceza geldi. Kendine yakın bazı isimlerin yaşam tarzı gözüne batmazken, farklı hayatları yaşayan toplum kesimlerine, oy için mesaj vermeyi bırakmalı partiler. Haklar ve özgürlükleri siyaset dışı tutmayı ilkeleştirip benimsemeli...

****
Ahmet Taşgetiren ve madalyonun öbür yüzü...

 Ak Parti'yi, Kürt sorununa 'Kürt sorunu' demekle, getirisiz bir taviz vermekle eleştirdiği bir yazısı yayınlanmayınca, hükümete yakın Yeni Şafak gazetesindeki işinden olmuştu... Sonra Cemaat'e yakın Bugün'de başladı. Hükümete yönelik başlayan operasyonlar döneminde, işin gideceği yeri de vicdanı kabul etmedi ki ayrıldı... Hükümeti koşulsuz destekleyen Star'a transfer oldu... Geçen günki yazısında 'yıllar önceki MGK'da Ordu'da hiyerarşiye uymayan durumlar olduğu söylenerek Cemaat hedef gösterildiğinde, Erdoğan'ın askerleri püskürttüğünü' hatırlattı... 'Nerden bilsin sırtından vurulacağını' diyerek... Doğru... Ama başka gerçeklere de bakmalı... Erdoğan bunları püskürtmeseydi, bugüne kadar yargıya yansıyan darbe planlarının altından nasıl kalkabilirdi? Vesayet yargısı ile mi? 'O zaman lazımdı şimdi böyle' ise; bunu unutup da salt himmet edilmiş varsayamayız... Darbe davalarına şimdi ise kumpas diyollar... Ne düşünebiliriz? Belki de 'bu davalara kumpas karıştı' demek lazım... En baştan bildiğimiz gibi... Halkın iradesine ipotek koymayı alışkanlık edinmiş vesayet zihniyetine karşı Başbakan'ın muktedir olmasında hangi kadrolar rol aldı? 
Ve peki sonra ne oldu? İşte düğüm tam burada...12 yıldır yolsuzluk yok muydu? Şimdiye kadar neden beklendi... Çeşitli senaryolar var... İlki, sonrasında Erdoğan'ın küresel güçlerin sözünden çıkmış olması... Buna paralel olarak gelen operasyonlar... Terörü finanse etmesi, yaptırıma karşın altın ile İran'a yapılan ödemeler...
İkinci senaryo, Cemaat kadrolarının yolsuzluk uyarıları sonuç vermeyince 'duyulan rahatsızlık' operasyona dönüştü... Tamamen temiz bir tepki...
Eğer ilki ise... Yani 'paralel yapı' ilişkileri dış bağlantılıysa, yönetilmez kaotik bir Türkiye yaratma hesapları varsa bu plan döner... Halk bu politikaları beğenmedi yanlış bulduysa, demokratik tepkisini gösterir. İkincisi gibi ise Allah doğrunun yardımcısıdır. Madem iki 'taraf' da dinden imandan bahsediyor... İnanan insanın diyeceği budur... Keşke Cemaat adına soruları açıklayan bir isim olsa, konuşsa... Neden beklendiğini, neler yaşandığını anlatsa... Hükümete yakın olup herşeyi bilen ve takma isimlerle internette bişeyleri anlatan kişileri muhatap alamayacağımıza göre... 
Aksi halde HSYK kadrolarının değişimine itiraz anlamsız...
****
İran, ABD, PKK, Kürtler ve Cemaat

Küresel güçlerce yönlendirilemeyen güçlü Türkiye, sağlam irade görüntüsü açısından olumlu algı yaratabilir... Ancak rasyonel midir? Dini açıdan doğru mudur? Din devleti değiliz ama bu siyasetlerin dinamiği madem din olmuş... Hukuku zaten delmiş delen... Bu yönden de sorulabilir... Yöneticiye itaatte, Allah'ın kitabı ile amel ediliyor mu bakılıyor... İslam ve terör çalışmalarına atıf yaparak uzatmak istemiyorum... İtaat etmeyene ne yapıldığı ayrı konu... Geziye AVM hak mıydı? Bunlar akademik olarak da farklı konular. Ama madem konu İslamiyet'ten yürür hale geldi...
Velhasıl Erdoğan'ın son dönem dış politikalarına ve ilişkilerine baktığımızda  bu 'sağlam duruş' olarak görülebilir... Cemaate yakın isimlerin argümanları ise ülkenin Acem'e yani İran'a teslim olduğu... İran'ca seçilmişlerin ülkede etkin olduğu... Ak Parti'nin İran uğruna yargıyı, emniyeti dağattığını söyleyenler dahi var... O halde şu sorulur: Yolsuzluk operasyonları ne kadar milli? Ardında başka bir dış güç mü var ki buna karşı atılan adımlar İran adına atılıyor olsun? İran'a para transferinde ithalat ihracat ödemelerinin Reza Sarraf üzerinden yapılıyor olması, buradan sağlanan paylar sorgulanmasın demiyoruz... 
Diğer yandan PKK ile sürdürülen müzakereler... Sorunun çömündeki pazarlıklara yaklaşımlar, küresel aktörler ve onların bölge politikaları, birlikte değerlendirilmek durumunda. Özerklik konusunda Hükümet ve siyasi partiler eteklerindeki taşları dökmeli... Türkiye'deki bulutlu havada bu konunun son derece önemli rolü var. Müzakereler nasıl etkilenir? Örgüt cephesinden 'etkilenmez' diyenler neye güveniyor? Diyorum ya şu Cemaat adına bir konuşan olsa... CHP'nin programına mı bakacağız bunları anlamak için artık? Örgüte yakın yayınlar Doğu'da cemaatçi kadrolardan rahatsızdı... Bu, Türk milliyetçileri için sempati nedeni... Peki terörü ne durdurdu? Akan kanı ne durdurdu? Hükümetin müzakereleri ve bunun verdiği umut? Her ne kadar ağar aksak gitsede... Ciddiye alındığı kadarı yetti... Bugün Türkiye'li Kürtlerin desteği, düşüncesi her siyasi oluşum için çok önemli...

****


Sent from my iPad

21 Şubat 2014 Cuma

MİT düzenlemesi ve gündem...





MİT düzenlemesi...
MİT yasasında, kuruma istediği yerde dinleme merkezi kurma, bu verileri uzun vadede saklayabilme kısmı eleştirilen ilk konu. Bugüne kadar Başbakan'dan Cumhurbaşkanı'na herkesin dinlendiği bir ülkede, dinlemeler artacak diye hayıflanmak bir hayli politik duruyor. 'Artacak' diye eleştirirseniz, şu anda ki durumun farklı olması gerekmez mi? Bunun hükümeti eleştirmemek için  dile getirildiğini söyleyenler, kendilerinin de şu anki gerçekliğe rağmen sırf hükümeti eleştirmek adına konuştuklarını, içlerinden biliyorlar elbette...
 MİT'e yurtıdışı operasyon ve teçhizat yetkisi verilmesi bir diğer konu. Bugün bunu eleştirenler, malum tır olayı olduğunda yasanın değişmesi gerektiğini söylüyorlardı. Dolayısı ile bu gerçekleşmiş oldu. Uygulamaya yasal dayanak sağlandı.
 Bunun dışında Oslo sürecinde yaşanan skandal gibi durumları engellemek için örgütler ile müzakere de düzenleniyor. Eğer otuz yıldır terör ile evlatlarını kaybetmiş bir ülke iseniz, şehitlerin kanı ancak bu ölümler durunca yerde kalmamış olur. Müzakere ile sorun çözülür ise bundan kim neden rahatsız oluyor? Öcalan içeride kalsın da yeni ölümler olsun demek şehit annelerini rahatlatır mı? Müzakereden bir sonuç çıkması, artık yeni vatan evlatlarının ölmemesi daha iyi değil mi? Yüreği yanan hangi ana başka bir ananın ağlamasını dileyebilir? Ancak Öcalan'ın çıkması, kanlı günleri getiren yeni bir döneme yol açarsa onun vebali altından kalkmak mümkün değil. Bu müzakereler sorunu kökten çözecek şekilde planlanarak tamamlanmalıdır. Hükümet bu sorunu çözerek oy kaybetmeyi göze almalıdır, şehit kanı üzerinden siyaset yapanlar ile aynı önceliklere sahip olmadığını göstermelidir. Bu noktada yerel seçim sonrası adım atılması gerekir. Güneydoğu'da Kürtlerin tek temsilcisi PKK ve uzantısı partiler değil elbet. Ancak yanlış politikalar karşılığında bu örgüt kendine yol buldu ve kısmen desteklendi. Bu konuda inanmış Kürt gençleri dağa çıktı. Şimdi bu politikalarla hesaplaşılırken bedel ödeyenleri yok saymak kolay olmayacağı gibi ileriye yönelik istikrarı da engeller. Habur girişinde iki zafer işeretine katlanamamanın bedelini gördük. Bunu o zaman dile getirdiğimizde hükümet üyeleri de rahatsız oluyordu. O dönem bir programımda Başbakan yardımcısı Bülent Arınç'a buna dair soru yöneltmiştim. Allah'tan kendisi, rahatsız olsada  sorularımıza tahammüllüydü...
Velhasıl bana göre yasanın eksiği, sözlü emir uygulamasında; olası suistimal durumunda  yaptırım konusundaki muğlaklıktır. Bu konudan sıkıntı çıkabilir... Sözlü emir ile İlgili işi yapan kişinin bir savcılık soruşturmasında o işin görevi olduğunu ıspatlaması gerekmez mi? Ispatlanırsa savcının çekilmesinin gereğini anlıyorum... Ama bu kısmı karanlık.
Gizli belge yayınlanması konusunda da kamu yararı olup olmadığına göre yayın kuruluşları cezayı göze alacak. Medya, bu gibi durumlarda, ilgili kararı, politik kavgalar için kullanma niyeti taşımadan, başka savaşlara girmeden göze alablecek objektif ve tavırlı yöneticilere ihtiyaç duyacak. Hiç olmadığı kadar...
Özetle  'muhebarat; içişleri ve dışişlerinin önüne geçti, yargı MİT kanunu ile hükümete bağlandı' diyenler, buraların şimdiye kadarki bağlılığını yazmışlar mıydı?

Hangisi paralel?
KCK mı Camia mı? Yine elmalar ile armutları karıştırıyoruz. Bugüne kadar TSK'da ve devlet içinde önemli görevlerde dışlanan kesimlere bakınız. Müslümanlar, azınlıklar, doğulular... Bir kesim devlet içinde genişleme imkanı bulmuş ve bir şekilde burada kendi örgütlenmesini kurdukları iddia edilirken, bir kesim hala kökeni nedeni ile en basit kadrolardan elenebiliyor. Bu itme politikaları da onları devlet içinde paralel olmaya değil, kendi devletlerini arzulamaya itiyor. Dolayısı ile Ak Parti milletvekili Mehmet Metiner bir olguyu dile getirmiş, kelime anlamı itibarıyla KCK'nin paralel yapı olarak görülemeyeceğini ve öyle görmediklerini söylemiştir. Yani yok sayılanlar, merkezce elenenler kendi devletlerinin hazırlığını yapıyor. Hangisi daha iyi denilemeyecek bir soru bu. İçinde 'biz daha temiziz, onlar gibi değiliz' yüksek bakışını barındıran... İşin içine silah girmiş, kan girmiş... Belki bu yüksekten bakışın, temizlik duygusunun altında bunlardan uzak olmanın getirdiği rahatlık var. Ama yine de olmaz... Bir zamanlar namaz kılanlara, eşi kapalı olanlara bakıldığı gibi... Hele hele geçen gün 'Kürtler ile yaşamanın bizi Ortadoğu ülkesi yaptığı, sınırların kesinleşmesinin bunu değiştireceği' düşüncesini de okuyunca bu birarada yaşama mücadelesi zor dedim kendi kendime...

Ya tuz kokarsa?
Bir ülke ki devletin üst düzey iki ismi işini-verilen görevi yapan bir bürokratını yargıdan korumak için ifadeye gitmemesini söylüyor. Söyleyenin niyeti veya haklılığı değil konu. Hukukun üstünlüğünü öncelemek gerekiyor oluşu. Ama ya tuz kokarsa? Keşke önce bu düzenlemeler geçirilseydi de ondan sonra o görüşmeler olsaydı... Ama zordu... Zira Türkiye o zaman 'bağırsaklarını temizliyordu'. Bu devleti yönetmek, bu ülkede 'iktidar' olmak gerçekten kolay değil. Buralardan bakınca sistem sorunu olduğu açıkça görülüyor. Kim Cumhurbaşkanı kim Başbakan tartışmasından önce bu ülkenin anayasa ve yönetim biçimi sorunlarının, Kürt meselesini de kapsar şekilde acil çözülmesi şart. Yoksa yasa koyucu olmanın bir hükmü yok... 

Kabataş ve dinde kadının şahitliği...
Kabataş olayını islami yorumlamaya kalkarak 'tek şahit bunu yaşayan kadın, Kuran bir kadının şahitliğini yeterli bulmuyor' diyenler var... Kuran'a göre karar alan bir ülke değiliz. Eğer örtülü olana şer'i hukuku, örtüsüz olana medeni hukuku uygulayacaksak bunu bilelim... 

Son notlar
*Ankara'da polise verildiği belirtilen; mahkeme kararı olmadan genel arama yetkisi yanlıştır, hürriyete uygun değildir. Allah'tan Ankara Barosu ve CHP'nin üst mahkemeye yaptığı itiraz kabul edildi. Bir yanlıştan dönüldü.
*Barzani PYD'nin özerk kantonlarını tanımayacak. 'Kürtler burada da özerklik istiyor, Suriye'de de özerk yapı kurdular, hepsi birleşecek' diye hayıflananlar sevinmiş midir?
*Obama'ya yazılan ve 'Erdoğan'a sessizliğini boz' çağrısında bulunan mektubun, bir zamanlar Erdoğan'a işbirlikçi diyenleri keyiflendirmesi kaç puan?
*Kemal Kılıçdaroğlu 'Erdoğan Esad devleti kuruyor' demiş... O zaman Suriye konusundaki tutumunuz neydi? Niye Suriye'ye gittiniz vs demiyorum. Zira bu diyalog ile bir Türk gazeteci kurtarılmıştır. Ancak Esad devleti var diye orayı tarumar edip acıları arttırmak gerekmediği gibi, birtakım konuşmaları yaparken de istikrar gerekmez mi?
* Gezi sürecinde ceza gerektiren twitler atılmış olabilir. Ancak 'şuraya doktor' benzeri twitlere, doktor gerekmediği halde kargaşa götüntüsü verme amaçlı atılmış dahi olsa üç yıl hapis adil mi?

Sent from my iPad