20 Ocak 2015 Salı

TTIP ve AB-ABD ticaretinde kaygılar


Demokrasilerde protestolar son derece önemli. Barışçıl protestolar elbette. Halkların taleplerinin, siyasiler aracılığıyla, global devlerce dikkate alınma ihtimali ile demokrasi paralel gidiyor.
Avrupa'nın faklı ülkelerinden gelen tarımcılar ve tüketici hakları aktivistleri, TTIP (Transatlantik Trade and Investment Partnership) olarak bilinen Transatlantik Ticaret ve Yatırım ortaklığı projesini, 17 Aralık'ta Berlin'de protesto etti. Avrupa ile Amerika arasında sözkonusu anlaşmalar, genetiği değiştirilmiş tarım ürünleri ile onaylanmayan tarım teknoloji ürünlerinin dolaşımını da kapsıyor. 
'We are Fed Up' mottosu ile 5.si düzenlenen protestoda bu yıl, Amerikan tarım pratiğinden gelen ürünlerin ithalatının artmasına odaklanıldı.
Geneteği değiştirilmiş ürünlerden sonra ise, hayvanlara sık antibiyotik enjekte edilmesi ve kimyasal tedavilerin, Amerikan tarımcılığında sık görüldüğüne inanılıyor.
120 organizasyonun katıldığı protestoya, düzenleyenlere göre 50bin, polise göre ise 25bin kişi katıldı.
Berlin'deki gösteriye, global kaygılara hizmet ettiği belirtilen anlaşmayı protestoda, bazı Avrupalı çiftçiler, traktörleri ile yer aldı.

Organizatör Jochen Fritz, yemek yemenin aslında siyasi bir tercih haline geldiğini aktardı. Ne alacağını düşünürken verdiği her kararı, hayvanların nasıl yerlerde tutulduğu ve kendi bölgelerinde neler yetiştiği yönünden değerlendirdiğini söyleyen Fritz, büyük tarım devlerini değil küçük çiftçileri desteklediğini belirtti.

Protestocular demokrasinin piyasa güdümlü olduğunu vurgulayan pankartlar taşıdılar.

Avrupa ve ABD arasında yıllık ticaret hacmi 1 milyar Euro. TTIP anlaşması 2013 Temmuz'dan beri görüşülmekteydi. Geçen hafta ise düzenlemelerin büyük kısmı kamuoyuna açıklandı. 
Şehirde Uluslararası Yeşil Hafta dolayısı ile  geçtiğimiz hafta sonu tarım fuarı da
başlamıştı. 
Alman Federal Tarım bakanı Christian Schmidt, International Green Week etkinlikleri konuşmasında, protestocuların işaret ettikleri noktaların dikkate alınacağına söz verdi ve kamuoyu tepksini memnuniyetle karşıladığını söyledi.  
Şimdi neden ülkemizde de organik yiyeceklerin, yumurta, süt, tavuk et ve farklı tarım ürünlerinin daha pahalı olduğunu, bir kez daha düşünmek gerekiyor. Bu ürünler elbette daha maliyetli olduğu için. İnsanların bütçesinin, ucuzu seçmelerine mecbur bırakması doğal. Ancak yasal düzenlemeler ile bazı methodlar engellenirse, küçük çiftçinin ve doğal tarımla uğraşanların rekabet ve mücadele gücüne katkı sağlanılmış olur. Bu konudaki teşviklerin önemi de yadsınamaz.

15 Ocak 2015 Perşembe

İfade özgürlüğü ve tehditler...


Vox, Fransız Dergi Charlie Hebdo'da yayınlanan ve müslümanlarca rahatsız edici bulunan karikatürleri yayınladı. 
Milyonlarca müslüman takipçileri olduğu için, aynı Cumhuriyet gazetesi gibi, uzun müzakereler ile, riskleri tartarak yayınlamaya karar vermişler.
Vox, Peygamber Muhammed'e yönelik karikatür yayınlarından dolayı müslümanlardan şiddet içeren tehdit almadıklarını açıkladı. İslam karşıtlığı artmışken bu cesur bir açıklama. 
****
 Zira islamafobiyi de eleştirdikleri için müslüman olmayanlardan çokça tehdit almışlar. Bu tehditleri de açıklayarak ikinci bir risk aldılar. 'Bütün müslümanlara ölüm' diyen maillerden tutun da  çeşitlli küfürlere kadar pekçok mail iletilmiş. 
Şimdi, buradan 'müslümanlar iyi ve şiddetten uzak' genellemesi yapmayacağım. 17 kişinin öldürülmesi gerçeği ortada. İslam'ın şiddete bakışının farklı yorumları ve bireyin, inancı ile nefsi arasında kalarak hareket etme olasılığı gibi, felsefi konuların yeri burası değil.
****
Burdan anladığımız Vox'u takip eden Müslüman toplumu belirli bir entellektüel seviyede. Daha önce İsrail-Filistin meselesine dair olayları veriş biçimlerinde bu müslüman kitleden eleştiriler almaktaydılar. Yani sesini çıkaran bir müslüman okur kitlesine sahipler. Ancak bu kitle işin içine terör girince, bu olayın olgusal bir gerçeği olan karikatürleri verdi diye öfkelenmiyor. Bunu haberin bir parçası ve bilgi edinmek, mevzuyu anlamak için gerekli bir öğe görüyor. 
****
Türkiye'de eksik olan nokta bu. Müslüman Türkler, karikatürleri vermeden kim neden saldırdı anlamanın mümkün olamayacağını da görmek istemiyor. Bu ifadeden, karikatürler saldırıyı hak eder anlamı çıkarmayalım. Ancak bazen sanıldığı gibi de olmuyor. 
Bazı yayıncılar sadece karikatürün içeriği gibi düşündükleri için de yayınlamış olabilir. Veya sadece 'farklı düşüncede olsakta, düşünenlerin düşüncesini ifade etmesini savunuyoruz' demek istemiş olabilirler. Veya terörü makulleştirme adına olmamak kaydı ile 'bu cinayetleri bu karikatürler tetikledi' diye resmi göstermiş olabilirler.
****
Atatürk'ü koruma kanunu ile ilişkili karşılaştırmalar aslında bir yönden isabetli. Dini kutsal karakterler mi yoksa kurucu olarak toplumda saygı kazanmış kişiler mi korunmalı diye yaklaşmamayı başarırsak tabi. Toplumda yeri olan ve dört büyük dinin önderliğini üstlenmiş isimler için birşey düşünülebilir. Herkesin değerleri, kutsal bellediği aynı olmayabilir. Ancak büyük kitlelerce kabul görmüş ve toplumu çatışmaya sevkedebilecek manevi etkiye, özel değere sahip şahıslar korunabilir. Kanunla saygıyı zaruri hale getirmek mümkün olabiliyorsa, toplumun talebine göre birden fazla değer için uygulanabilir.
Bunu konuşmanın ise zamanı şimdi değil. 
****
Çünki şimdi konu ifade özgürlüğü veya peygambere hakaret özgürlüğünden öte, birilerinin kafasına göre terör ile adam öldürmesidir. Yasadışı cezalandırma her an herkese dönebilir. Bu nedenle karikatürleri eleştirmenin zamanı değil. Şu olay olmasaydı, insanlar kutsallarına saygı için böyle bir yasa talep edebilirdi. Bu terör olayı olduğu için şu anda bu karikatürler Türkiye'de de yayınlandı. Normalde terör gündemde yokken bu tarz koruma kanunları talep edilebilirdi. 
****
Karikatür veya dine karşı duran herhangi bir düşünce içeriği ile savaşmak en fazla o görüş sahiplerine 'sandığınız gibi değil' diyebilen, konuşabilen müslümanlar ile olur. Bu karikatürlerin etkisinde kalan insanların iradesine ise hükmedilemez. Bu içten gelen bir seçimdir. Ancak Vox'un aldığı tehditler de gösteriyor ki ifade özgürlüğünün önünde, radikal islamcı terör kadar anti islamcılar da engeldir. Bu karikatürleri niye yayınladınız diyen islamcılar kadar niye hepsini yayınlamadınız diyenler de var. Yayın gruplarının ve tek tek çalışanların bireysel seçimlerine saygı duymayı öğrenemiyoruz. Ya yayın grubu çalışan bireyine özgürlük vermiyor, ya toplum yayın kuruluşunu yargılıyor, ya da çeşitli güçler bireyleri işinden ediyor falan. Bu işin öyle bir iş olmadığını anlamadık gitti.

11 Ocak 2015 Pazar

Türkiye ve mülteciler...


26 yaşındaki Sohrab Barati İstanbul'da yaşayan bir Afgan göçmen. Zeytinburnu'nda oturuyor. Tekstil sektöründe çalışıyor. Muhtemelen asgari ücretle. Belki altında... Boş zamanlarında hastaneler veya emniyet için tercümanlık yapıyor.
Türkiye'de göçmen olarak bulunmanın zorluklarını, buraya ümitli gelenlerin düş kırıklıklarını aktaran bir röportaj vermiş Ali Latifi'ye. 
****
Bazı okurlarım 'yabancı basından örnek vermeyin' dedikçe ben bu konuları buluyorum ısrarla. Röportaj pekçok yabancı yayın organında yer aldı. Ben yine LA Times'dan okudum ...
Konu daha önce Al Jazeera Türkiye'nin web sitesinde de farklı isimler üzerinden ele alınmıştı.
****
Afganlar Türkiye'de bulunurken Batı'dan mülteci statüsü bekliyor. Toplam sayıları 14bin dolayında. Sohrab onlardan sadece biri...
 Bekleyişleri sürerken hayatta kalmak durumundalar. Karınlarını doyurmanın ve günü geçirmenin dışında orta standartta bir yaşama ulaşacaklarına inanmıyorlar Türkiye'de. Durum da o zaten.
Çatışmalardan kaçtıkları anayurtlarından buraya gelen Afganlar gibi bazı Pakistanlılar da var. Barati'ye göre bunların ilk durakları İran oluyor. Şii olanlara İran'da iken Esad'ın yanında yer alarak Suriye'de savaşmaları için yoğun baskı yapılmış. 
Şii olmaları da bunun için gerekçe gösterilmiş ikna turlarında... Kabul etmemeleri halinde sınırdışı edilecekleri belirtilmiş...
Sünnilere ise farklı bölgelerde İslam Devleti'ne katılma baskısı yapıldığını aktarıyor Barati.
Nereden bakılsa vatanı olmayana rahat yok... Herkes sömürmek istiyor.
****
Suriye savaşı çıkana kadar Türkiye'de Afgan göçmenlerin aldığı desteğin iyi olduğunu ancak şimdi durumun zorlaştığını aktarıyor. Suriye olayına kadar Afganlar dünyadaki en büyük sığınmacı gruplar arasındaydı.
Suriyeliler Türkiye'ye akın edince yanlız kalıp unutulduklarını aktarıyor. 
Pekçok parasız sığınmacı parklarda yatarken bu normal...
Barati gelmeyi düşünenlere hiçbirşeyin kolay olmadığını hatırlatmayı görev biliyor. Ülkelerinde hayati tehlikesi olmayanların dönmeleri mümkünse bu yönde karar vermeleri gerektiğinin de altını çiziyor. 
****
Barati'ye, kendilerine  Yunanistan üzerinden Avrupa'ya varma vaadi ile kaçak göçmen bulması ve organize etmesi için para teklif edenler de olmuş. Barati kurtulma umudu ile bir tek kişinin bile hayatını riske atmayı göze alamayacağı için kabul etmemiş.
Onun için hayat, kıyasalama yaparsa eskiye göre daha güvenli ama yanlız bir hayat...
****
 Bu röportajı okuduktan sonra Rusya'nın Türkiye'ye terörle mücadelede işbirliği teklif aklıma geldi birkez daha. Türkiye gerçekten stratejik olarak kritik bir coğrafyada. Çok çeşitli etnik kökenlerden farklı ülke ve örgütlerle ilişkili insan trafiğinin giderek hızlandığı bir ülke konumunda. Bu ülkelerin hepsinde çeşitli çatışmalar nedeniyle, dış destekli bağlantıları oluşmuş gruplar var. Afganistan'da rejimden kaçan var, Çeçenistan zaten  Batı tarafından zamanında Rusya'ya karşı farklı şekilde iletişime geçilmiş bir toplum.
****
Sultanahmet saldırısı failinin Çeçen oluşu, Suriye savaşında Çeçen savaşçıların rolü, Çeçen özgürlük mücadelesinde etkin bir isim olan Medet Önlü'nün öldürülmesi olayı ve Barati'nin tüm anlattıkları neye işaret ediyor diye soruyorum. 
Büyük aktörlerin uluslararası politikalardaki hesapları adına, bölge insanının, şii-sünni ayrılığı üzerinden nasıl kullanılmak istendiğini görüyoruz.
Peki biz kendi içimizde yurttaşlar olarak hertürlü oyun ile birlikte mücadele edecek kadar sağduyulu muyuz? Biz bu anlatılanlardan ders alacak olgunlukta mıyız? Masal ve uzak toplumların hikayesi değil bu yaşananlar. 
Yönetimi sormuyorum. Vatandaşlar olarak uyanık mıyız acaba?




6 Ocak 2015 Salı

Hediye kabul etme ve pozisyon...


Hediye kabul etme ve pozisyon...


Hediye vermeyi sevebilirsiniz. İşimizi kolaylaştıran, bunu yaparken adaletsizliğe yol açmayan, güleryüz gösteren insanlara hediye vermek isteyebiliriz. Bu çikolata da olabilir, bir anahtarlık da olabilir veya farklı birşey de. Bunları alırken ve verirken çekinecek bişey yok.
 Kamuda veya özelde bireylere hediye sunarken ve kabulde sıkıntı nerede başlar?
Yasal olarak belirtilmiş bir üst rakam değeri sınır olmalı.
****
Los Angeles Times'dan bir haber dikkatimi çekti. Su işleri yetkilisine,  bir firmadan kabul ettiği hediyelerin toplam değerinin on katı cezaya hüküm verilmiş.
Eyaletin hediye kabulünde üst limit 250$.
 Belediyeye bağlı iştirak kurumunda üst düzey bir isim olan Arthur Aguilar, belirli periyotta toplamda 3495$ değerinde 31 ayrı hediye aldığı için 30.000$ ödeyecek. Aldığı hediyelerin neredeyse on katı.
2009 Ocak'tan 2012 Ekim'e kadar aldığı hediyelerin değeri 3495$. Haksız zenginleşmeye sebep olacak bir rakam veya gelir sözkonusu değil.
 Ancak politik suçlamalar ile olay bu noktaya gelmiş. Sadece hediyeler konu değil. Aguilar'ın fimanın yönetim kurulu başkanı ve yöneticileri ile yediği yemekler, golf oyunlarına ve kış partilerine katılması da tartışılıyor.
****
Aguilar ise savunmasında kendisinin, hediyelere nasıl yaklaşması gerektiği konusunda yasal düzenlemeye ilişkin yanıltıldığını ifade ediyor. 
Bazı hediyeleri bildirmediğini kabul eden yetkili, hiçbir şekilde firma ile ilgili kararlarda, karar mercilerine baskı veya yönlendirme yapmamış. 
Sözkonusu mühendislik firmasının 6 milyon dolarlık kontratı var. 
Alınan hediyede rakam ne olursa olsun düzenlemenin üstünde yer aldığında firmadan çıkar sağlandığı kabul görüyor. 
Fimalara dair ihaleyi bir kurul belirlediği halde bu ilişki tartışılıyor. 
Belediyelerde ve diğer kurumlarda bu tarz durumları değerlendiren komisyonlar var.
****
Açık bir toplum olmak böyle birşey heralde. Hediyeye yaklaşım buyken el altından olanlara ne denilebilir? 
Özellikle kamu ihalelerinde, diğer teklif sahipleri de el altından verilebilecek birşeyleri maddi olarak sunma gücüne sahiptir. Ancak bu ilke meselesidir. Fırsat eşitliğine bakıştır. Bir işini yapacak kişiye veya kurum temsilcisine, belirli rakam üstü hediye vermek veya yetkilinin ima ederek kendi adına, tamamen bireysel 'şuna ihtiyacım var' demesi ahlaklı mı? Ne zaman ahlaklı olur? Belki o paraya rağmen adil davranabilecekse. Parayı veya hediyeyi veren de bunu verdiği halde işin adil yürüyeceğini biliyorsa falan. Yani ütopik.
Karşılıklı ilişkilerin getirdiği makul durumları kast etmiyorum. 
****
Amerika'da 250$ ı aşan hediyenin bu töhmeti getireceği öngörülmüşken varın diğer halleri hesaplayamayan zihniyeti siz düşünün. Pozisyon kullanma konusunu iyi düşünmek lazım. 
Konusu gelmişken yazalım. Herhangi bir birey, liyakatıyla hak ettiği yere geldiğinde bir bakan veya vekilin akrabası diye kazanılmış hakkından edilmemeli. Makam sahipleri genel olarak çıkar sağlamadıkları yönünde kanı oluşturmayı başardığında,  kimse birinin yakını diye fırsat eşitsizliği ile ve linçle karşı karşıya kalmaz. 


30 Kasım 2014 Pazar

Selam vs Ajanlık


Birkaç gündür Twitter'da bazı isimler AA ve TRT'de çalışmış bazı kişilerin, vakti ile Suriye'de 'şiilik üzerine' aldıkları eğitimi vurguluyor. Bu eğitimi alma tercihlerini, inanca göre yapılmış tercih olarak yaftalıyor. Niyet ve inanç okuyor. Yani 'bunlar şii aslında' demeye çalışarak 'şiilere hizmet eden ajanlık' göndermesinde bulunuyor. 'Buralarda şii alimler yetişir' diyor. 
****
TRT ve AA'nın özellikle Arapça yayın da yaptıklarını hatırlatalım. Bu ülkelerde okumuş insanların dil hakimiyeti elbette yayıncılıkta önemli. 
Birileri İngiliz ve Alman okullarında okuyup bir yere geldiğinde kimse onların eğitimini sorgulamıyor. 
Üstelik bahsedilen arkadaşlardan örneğin CNNTurk'te çalışmış olan da var. Ama bu ifade edilmiyor. Demekki medya sektöründe farklı ideolojiye sahip kurumlarda, bu arkadaşlara, gerek dil bilgileri nedeni ile gerek yurtdışı tecrübeleri nedeni ile ihtiyaç duyulmuş. 
****
Bu kişiler daha sonra Milli İstihbarat Teşkilatı'na alınmış. Bazı isimlerin okudukları dönemlerde Suriye'ye giriş çıkışlarının sınır kayıtlarını gösterip, olağan şüpheli muamelesi yapmak gazetecilik mi? 
İstihbarat teşkilatı içinde ajan varsa bunu deşifre edecek doneleri koymak elbette gazeteciliktir. Ancak  yönetimi, iktidarı zorlamak için  yapıyı töhmet altında bırakacak iddialar, asıl iddia sahiplerini şüpheli konumuna düşürüyor. 
Herhangi bir dönemin MİT mensubunun değil, son on yıllık dönemde alınmış isimlerin giriş çıkışlarını gösteren kaydı koyun, alın size haber diyorlar...
Bu çamur atılan kişiler İstihbarat'a, asıl başka çevreleri rahatsız edecek kazanım sağlıyor belki demeden geçemiyorum. Kim, bu donanımda olan, bölge ülkelerinde ilk gençlik çağlarından beri bulunmanın getirdiği tecrübeye sahip istihbarat uzmanından, neden rahatsız olur?
12 yaşında bir çocukken muhtemelen aile kararı ile Suriye'de okusun diye giriş çıkış yaptığı bilinen birinin şimdiki kariyerini sorgulamak ve ajan diye yaftalamak en hafif tabirle haksızlık. 
Bu çocukları 'şii eğitimi aldılar' diye yaftalamak, şii-sünni ayırımını tetiklemektir.
 Okudukları dönemde şii etkisinde kalma olasılıklarını bir olgu gibi koymak doğrudan sapmış bir sonuca götürecek şekilde dizayn edilmiş bir methodun ürünüdür.
****
Selam gazetesinde çalışmış isimleri, örgütçü olarak iddia eden davalar ne kadar adil olabilecek? 
Bazı darbe davaları gibi hukuki detayların uydurulduğu davalara mı dönüşecek bu davalar?
Eğer bu davalar 'MİT'e girmeden önce 12 yaşında Suriye'ye okula gönderildi, işte de sınır girişi' mantalitesi ile görülecekse, kimse bu işe inanmaz. Sizlerin iktidarı devirmek için ülkeyi zayıflatma pahasına her iftirayı atan ve darbeci zihniyetten hiçbir farkı olmayan maşalar olduğunuzu düşünür insanlar.
****
Biz Hocaefendi'nin Hizmet inancının mantığının, bu methodlara gönlünün razı olacağını sanmıyoruz. İftira ve çalakalem yazılmış iddialar ile adaletten sapmak Allah'ın da rızası dışında şüphesiz. 
Şunun danışmanı, partiye bu kanalize etti vs demekle insanları karalamak kolay değil.
Şunu da unutmayın. Bu ülkede başörtü sorunu yaşanırken, inancından fedakarlık etmek istemeyen pekçok öğrenci 'şii' diye düşman ilan ettiğiniz Suriye'de okumaya gitti. 
Suriye savaşında dış politikamızın bu ülkenin kanamasına engel olamaması ayrı şekillerde tartışılabilir. Ancak bu gerçekleri unutmayalım...
Ajanlık faaliyeti yaparken bulduğunuz bir istihbaratçının dahi, sızdığı karşı kuruma güvenilir görünme mesajı verme ihtimali ile asıl mecrasına ihanet ettiğini iddia etmek dahi çok zordur. 
Bu işler ezbere konuşmakla olmaz. Böyle gazetecilik hiç olmaz...
Ülkedeki CIA, Mossad, MI6 ajanlarından hiç bahsetmeyip, sürekli İran ajanı diyenlerin amacı ne bilmiyorum ama hizmetlerinin nerelere yarayacağı ortada. Hangi MIT uzmanı saydığım kurumların bağlı oldukları ülkelere kaç gez girdi çıktı mesela? Ki bu da anlamlı bir veri değil. Bunlar da ajan mı oluyor? 
Batı, İran ile anlaşmaya çalışır görünürken farklı enstrümanlarla mı yürüyor acaba?

26 Kasım 2014 Çarşamba

Pekünlü hapse giriyor...


Ege Üniversitesi hocalarından Rennan Pekünlü, dersine başörtülü girmek isteyen kız öğrenciyi derse almak istememişti. Ancak öğrenci kanunen geçerli net gerekçesi olmayan bu talebi dinlemeyerek ısrar etmiş ve derse girmişti.
Ceza bir yönüyle eğitim hakkını laiklik ilkesi üzerinden engellemeye meraklı zihniyete mesaj. 
Üniversitede başörtünün, örtmeyenlere baskı getireceğini iddia eden daha önceki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararını hatırlatanlara bir sorum var.
  Başı açık olma halinin, örtülülere getireceği şey baskı olmuyor da aksi halin varlığı neden baskı oluyor? Hani nerede eşitlik? 
Her iki durum da özgür olduğunda eşitlik olacak ve 'baskı üstünlüğü' ortadan kalkacak.
Gelelim hapis cezasına. Tüm bu zihniyet sakatlığı ürünü olan argümanlar, iki yıl bir aylık bu hapis cezasının hukuki olduğunu doğrulamıyor. Zira hoca cezayı cebir ve şiddet kullanarak öğrenim hakkını engellediği gerekçesi ile aldı. Ancak sözkonusu öğrenci Hocanın uyarısına rağmen derse girmişti. Yani eğitim hakkı aslında engellenmemişti. Yasada iki yılın altında kalan cezalar için erteleme var. Pek çok şiddet suçunda, kadına şiddet suçları da dahil, bu sürenin altında cezalar çıkmakta ve ilk suç gerekçeli erteleme yapılmakta. Böyle bir takdir yetkisinin burada kullanılmaması bana adil gelmedi. Bilimadamı olarak tanınan, hem de büyük diye bilinen bir hocanın tavrının, mantalisesinin çapsızlığı da, ona verilen cezayı sakil gerekçelerle eleştirenleirn çapsızlığı da ayrı konular
****
Elbette örtüye hala diğerlerine baskı iddiası ile yaklaşanlara bir zihniyet evrimi gerekmekte. Ancak cezada hukuki sınırlar iyi değerlendirilmeli. Önemli adımlar atarken kantarın topuzunu fazla kaçırmamalı. 
Bu kararı eleştirenler de hala 'başörtü diğerlerine baskı getirir' argümanına sığınmaktan utanmalı. Zira bu yaklaşım başı açık olma halinin de örtülüye baskı oluşturacağı karşı tezini makulleştirir. Ki o nokta kutuplaşma noktasıdır. Tehlikelidir. Önemli olan, esas olan, herkesin özgürlüğünü korumak ve hiçbir grubun diğerine baskı ile temel hakkardan yararlanmasına önkoşul oluşturmayan bir ortam oluşturmak olmalı. 
****
Geçtiğimiz günlerde Ayşe Arman iki başörtülü ikiz ile röportaj yaptı. İnstagramda baktım, altına yazılan yorumlardan birinde 'bu sıkmabaş sempatizanlığı yetti' yazılmış. Ayşe Arman'ın veya herhangi bir başı açık kadının fotoğrafının altına 'bu açıklık veya çıplaklık sempatizanlığı yetti' yazan ve geri kafalı olarak nitelenen zihniyetten ne farkı var bu yorumu yapan zihniyetin? Neden bu röportaj yapılmış, konu ne? Bunlara bakmayacak kadar boş kafaların işi bu tutum...
Bu tahammülsüzlüğe haddi olduğunu düşünenler, örtülülerin de açıklara tahammül edememe halinin makulleşmesini tetikliyor. Oysa bu bireysel alan ile ilgili bir karar. Kimseyi ilgilendiren bir iş değil.


Sent from my iPad

17 Kasım 2014 Pazartesi

G20 neleri konuştu?


Coğrafyamızda süregiden olaylar arasında öncelenen ve dünyada yankılanan konu IŞİD (ISIS)... 
Birleşik Arap Emirlikleri IŞID, El Nusra ve Müslüman Kardeşler'i ve önemli isimlerini terör listesine alıyor... Irak'ta önemli bir petrol rafinerisi IŞİD'in elinden geri alınarak yeniden işler hale getiriliyor... Fakat dünyanın ana gündemi geçtiğimiz hafta global ekonomi oldu. G20 toplantısı bu kapsamda gelişmiş ülkelerin ajandasını önümüze koymakta. Peki neler konuşuldu?
----
Enerji piyasaları gündemi...


G20, hedeflere  ne kadar ulaştığı sorgulanan bir platform olmaya devam ederken, ekonominin geleceğine ve dünyanın sorunlarına dair çözümler planlıyor. G20, Zengin ve fakir uluslardaki farkı dengeleyecek etkili ve sonuçları ölçülebilir politikalar uygulamaya odaklanmış görünsede arka planda enerjiden ekonomiye çok geniş alanlarda düzenlemeler için görüşmeler yürütülüyor.
G20 global ekonominin %85 ini oluşturan ülkelerin temsilinden oluşmakta. 
Bu yıl gündemde enerji konuları ön plana çıkmakta.
Suudi Arabistan, Rusya ve Uluslararası Enerji Ajansı, global enerji ticareti, petrol ve gaz arzının ve fiyatlandırılmasının, dış politika enstrümanı olarak kullanılmasına son veren bir yapı üzerinde ortak  çalışıyor.
 Petrol piyasalarının uzun dönem stabil kalıp kalmayacağı bilinmiyor. Bu nedenle yeni bir ajans kurulması gündemde. OPEC ülekeleri ile mevcut Ajans'ın yeniden masaya oturması önemli...
----
Küresel ısınma ve yakıt...

Karbon emisyonları nedeni ile oluşacak küresel ısınmanın geri dönülmez kavşağına girmeden alınacak önlemler, G20'nin en önemli başlıklarından oldu...
Bio yakıt-fosil yakıtlar, son derece önemsenen bir konu. Büyük devletler küresel ısınmaya karşı çalışma ortaya koymakla yükümlü addediliyor.
Dünyanın ilk üç büyük kirleticisi ABD, Çin ve Hindistan... Çin ve ABD'nin imzaladığı iklim anlaşmasının ardından listede üçüncü sırada olan Hindistan'a yönelik yenilenebilir enerji ve verimli kullanım politikaları için baskılar artmakta. Çin ve ABD daha ucuz yenilenebilir enerji üretmekte başarılı olursa bu Hindistan'ın da işine yarayacak.
Devletlerin bu alana kaynak ayırmasının önemi vurgulanıyor. Ekonomik çıkarlar ile dünyanın ekolojik dengeleri çatışmakta. Vergilerin buna göre toplanması ve bu işlere harcanmasına yönelik halkların yani vergi ödeyenlerin bilinçli baskısı önemli. Zira zehirleniyoruz ve çocuklarımıza daha kirli bir düzen bırakılmaması için ödediğimiz vergiler ile bu düzenlemelerin yapılmasını bekleyecek bir bilinç gerekiyor... 
Seneye Paris'te BM iklim zirvesi toplanacak. Havadaki dumanlılığın, kalınlığın, karbon emisyonu ve yakıt ile doğrudan ilişkisi var. 
----
Rusya serinliği...

Ukrayna konusu da zirvede önemli gündemlerden biri oldu. Batı'nın Rusya'ya baskısı nedeni ile Vladimir Putin  zirvede Pazar günü programını kısaltmıştı. Ukrayna'nın doğusundaki çatışmaların artması halinde Rusya'ya yönelik yaptırımların artması gündemde. Minsk anlaşması çerçevesi tartışılıyor. Rusya lideri Putin, ABD ve Avrupa Birliği yaptırımlarının global ekonomi için risk olduğunu ifade ediyor. ABD Başkanı ise yaptırımların devamını ifade etti. Avustralya, Japonya ve Kanada liderleri de bu konuda destekçi oldular. Rusya Doğu Ukraynadaki ayrılıkçıları silahlandırmakla ve uluslararası hukuku ihlal ile suçlanıyor.
Rusya ekonomisi global GDP'nin % 3,4 ünü oluşturmakta. Dünya Bankası verilerine göre Çin global ekonominin, Japonya'nın 4 katı farkla %16 sını oluşturuyor. Bu rakamalar ile, Almanya'yı da katlamış durumda. 
Çin, Brezilya, Rusya, Hindistan ve Güney Afrika ile imzaladığı anlaşma ile, Uluslararası Para Fonu'na meydan okuyacak finanasal bir örgütlenmeye yaklaşmış olarak niteleniyor. Washington Post dış politika analisti Fareed Zakaria bu durumun, var olan sisteme alternatif getiren ve seçime zorlayan bir hal alması halinde Asya'da yeni bir savaşın öncüsü olarak değerlendiriyor.
----
Durgunluk endişeleri...

Durgunluk endişesi yaratan Avrupa'da üçüncü çeyrek dönemde olumlu bir hareketlilik gözlendi. Fransa ve Almanya'da olumlu gelişmeler var. İtalya'da gidişat hala kötü. Buna karşın Yunanistan'dan da minik de olsa olumlu sinyaller geliyor. Yine de Uluslararası Para Fonu dünya için uyarıda bulunmaya devam ediyor. 
Çin'de ise duraklama var. 
G20'de her ülke büyüme stratejisini detaylı aktardı. Global olarak mallar ve hizmetler toplam üretimine 2 milyar dolar eklenmesi de G20'nin beş yıllık hedefleri arasında.
Avusturalya Brisbane'de toplanan zirvede dünya genelinde on milyon yeni iş yaratma hedefi de sorgulanıyor. 
Düşük büyüme ve yüksek borçlanma global ekonomi için endişe vermekte. Daha çok kazananlardan daha düzenli vergi toplanması ve az kazanandan daha az vergi alınması ile tüketimin sürmesi hedefleniyor. Bu büyük ekonomilerin de temel sorunu.
Çin ve ABD arasındaki bilgi teknolojileri ticareti de düzenlenen başlıklardan biri.
Afrika'da Ebola ile mücadele ve gıda krizine yönelik bütçeler zirvenin bir diğer başlığı...
----
Lübnan Sağlık Bakanı'nı tebrik ediyorum...

Bakan Wael Abu Faour, Lübnanlıları ne yediklerini bilmediklerini söyleyerek uyardı ve ekledi: Bilseydiniz sadece daha kötü olurdu. Restoranlardan alınan örneklerde insan yüzü parçacıklarından tere kadar pekçok madde çıktığını açıklayan Bakan, bedeli ne olursa olsun temiz ve sağlıklı üretim yapan bir gıda sektörü için mücadele vereceklerini söyledi. Bakanın açıklamasını sektöre darbe olarak niteleyen gıda firması yöneticileri tepkili. Ancak vatandaş twitter üzerinden Bakana destek yağdırdı. Sağlık Bakanı sadece restorancıları değil Ekonomi Bakanı'nı da karşısına almış oldu.  Ekonomi Bakanı Alain Hakim, Faour'u restoranlara karşı terör yapmakla suçladı. Bozuk et ve kirli satış yaptığı tespit edilen yerleri isim vererek açıklayan Faour, testleri geçen yerleri de belirtti. Bu firmalar Bakana teşekkür ediyor. 
Ben bu açık yürekliliğin Lübanan gibi harika mutfağı olan bir ülke için kazanım olacağına inanıyorum ve herkesi tatil destinasyonunu buraya yönelterek Lübanan Ekonomi Bakanı'nı yanıltmaya çağırıyorum. Günde üç öğünü de dışarıda tüketme oranı yüksek bir ülkede, işletmelerin gereğini yapması için ne adım varsa atılmalıdır. Bunu gizlemek asıl yönetim boşluğu doğurmak olacaktı. İşte şeffaf ve katılımcı yönetim... Tebrikler...
----
'Colombus değil Müslümanlar'

Latin Amerikalı liderler zirvesinde Cumartesi günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 'Amerika Colombus'tan önce müslümanlarca keşfedildi' sözleri büyük tartışma yarattı. Erdoğan'ın 'Küba'ya cami iyi gider' demesine 'bir orası kalmıştı' yorumları geldi. 
Ancak tarihçiler için bu sözler pek de saçma değil. Zira Colombus 1492'de Amerika kıtasına ayak basmış olarak kabul ediliyor. Tarihçi Youssef Mroueh da Küba'da cami bulunduğuna dair bir makale yazmıştı. Tarihçi bu makalesine Colombus'un günlüğünü referans almıştı. Yani tamamen boş konuşulduğunu söylemek mümkün değil. Yeri itibari ile konuya uygun bir referansla atıfta bulunulmuş.
Cumhurbaşkanı 'her iyi şeyi müslümanlar yaptı' demeye çalışıyor diye gülebilirsiniz. Ancak eleştirmeden önce bazı sözlerinin tarihsel altyapısı olup olmadığını bilmek lazım. Referansla konuştuğu ve doğru söyleme olasılığı bulunduğu halde kredibiliteyi bu kadar harcamış olmak da ayrı bir durum. Bunun nedeni fazla konuşmak olabilir mi? Günümüzde keşke, müslüman denizcilerin Amerika'ya ayak basması olmasada, farklı yönlerde, üretim alanında, çalışarak bir ivme kazanılsa. Sadece cami yapmak ile o günleri yad etmek olmaz... Bunun için açık ve düşünen toplum olmak teşvik edilirken, hukukun üstünlüğünü oturtmuş, güven veren istikrarlı bir ülke olmak son derece önemli. 'Uzay'a da ilk Müslümanlar gitti der yakında' diyenlerin alerjisi ne kadar uçsa, çalışmadan bir şeyleri İslam'a mal etme gayreti de bir o kadar uç.