21 Şubat 2014 Cuma

MİT düzenlemesi ve gündem...





MİT düzenlemesi...
MİT yasasında, kuruma istediği yerde dinleme merkezi kurma, bu verileri uzun vadede saklayabilme kısmı eleştirilen ilk konu. Bugüne kadar Başbakan'dan Cumhurbaşkanı'na herkesin dinlendiği bir ülkede, dinlemeler artacak diye hayıflanmak bir hayli politik duruyor. 'Artacak' diye eleştirirseniz, şu anda ki durumun farklı olması gerekmez mi? Bunun hükümeti eleştirmemek için  dile getirildiğini söyleyenler, kendilerinin de şu anki gerçekliğe rağmen sırf hükümeti eleştirmek adına konuştuklarını, içlerinden biliyorlar elbette...
 MİT'e yurtıdışı operasyon ve teçhizat yetkisi verilmesi bir diğer konu. Bugün bunu eleştirenler, malum tır olayı olduğunda yasanın değişmesi gerektiğini söylüyorlardı. Dolayısı ile bu gerçekleşmiş oldu. Uygulamaya yasal dayanak sağlandı.
 Bunun dışında Oslo sürecinde yaşanan skandal gibi durumları engellemek için örgütler ile müzakere de düzenleniyor. Eğer otuz yıldır terör ile evlatlarını kaybetmiş bir ülke iseniz, şehitlerin kanı ancak bu ölümler durunca yerde kalmamış olur. Müzakere ile sorun çözülür ise bundan kim neden rahatsız oluyor? Öcalan içeride kalsın da yeni ölümler olsun demek şehit annelerini rahatlatır mı? Müzakereden bir sonuç çıkması, artık yeni vatan evlatlarının ölmemesi daha iyi değil mi? Yüreği yanan hangi ana başka bir ananın ağlamasını dileyebilir? Ancak Öcalan'ın çıkması, kanlı günleri getiren yeni bir döneme yol açarsa onun vebali altından kalkmak mümkün değil. Bu müzakereler sorunu kökten çözecek şekilde planlanarak tamamlanmalıdır. Hükümet bu sorunu çözerek oy kaybetmeyi göze almalıdır, şehit kanı üzerinden siyaset yapanlar ile aynı önceliklere sahip olmadığını göstermelidir. Bu noktada yerel seçim sonrası adım atılması gerekir. Güneydoğu'da Kürtlerin tek temsilcisi PKK ve uzantısı partiler değil elbet. Ancak yanlış politikalar karşılığında bu örgüt kendine yol buldu ve kısmen desteklendi. Bu konuda inanmış Kürt gençleri dağa çıktı. Şimdi bu politikalarla hesaplaşılırken bedel ödeyenleri yok saymak kolay olmayacağı gibi ileriye yönelik istikrarı da engeller. Habur girişinde iki zafer işeretine katlanamamanın bedelini gördük. Bunu o zaman dile getirdiğimizde hükümet üyeleri de rahatsız oluyordu. O dönem bir programımda Başbakan yardımcısı Bülent Arınç'a buna dair soru yöneltmiştim. Allah'tan kendisi, rahatsız olsada  sorularımıza tahammüllüydü...
Velhasıl bana göre yasanın eksiği, sözlü emir uygulamasında; olası suistimal durumunda  yaptırım konusundaki muğlaklıktır. Bu konudan sıkıntı çıkabilir... Sözlü emir ile İlgili işi yapan kişinin bir savcılık soruşturmasında o işin görevi olduğunu ıspatlaması gerekmez mi? Ispatlanırsa savcının çekilmesinin gereğini anlıyorum... Ama bu kısmı karanlık.
Gizli belge yayınlanması konusunda da kamu yararı olup olmadığına göre yayın kuruluşları cezayı göze alacak. Medya, bu gibi durumlarda, ilgili kararı, politik kavgalar için kullanma niyeti taşımadan, başka savaşlara girmeden göze alablecek objektif ve tavırlı yöneticilere ihtiyaç duyacak. Hiç olmadığı kadar...
Özetle  'muhebarat; içişleri ve dışişlerinin önüne geçti, yargı MİT kanunu ile hükümete bağlandı' diyenler, buraların şimdiye kadarki bağlılığını yazmışlar mıydı?

Hangisi paralel?
KCK mı Camia mı? Yine elmalar ile armutları karıştırıyoruz. Bugüne kadar TSK'da ve devlet içinde önemli görevlerde dışlanan kesimlere bakınız. Müslümanlar, azınlıklar, doğulular... Bir kesim devlet içinde genişleme imkanı bulmuş ve bir şekilde burada kendi örgütlenmesini kurdukları iddia edilirken, bir kesim hala kökeni nedeni ile en basit kadrolardan elenebiliyor. Bu itme politikaları da onları devlet içinde paralel olmaya değil, kendi devletlerini arzulamaya itiyor. Dolayısı ile Ak Parti milletvekili Mehmet Metiner bir olguyu dile getirmiş, kelime anlamı itibarıyla KCK'nin paralel yapı olarak görülemeyeceğini ve öyle görmediklerini söylemiştir. Yani yok sayılanlar, merkezce elenenler kendi devletlerinin hazırlığını yapıyor. Hangisi daha iyi denilemeyecek bir soru bu. İçinde 'biz daha temiziz, onlar gibi değiliz' yüksek bakışını barındıran... İşin içine silah girmiş, kan girmiş... Belki bu yüksekten bakışın, temizlik duygusunun altında bunlardan uzak olmanın getirdiği rahatlık var. Ama yine de olmaz... Bir zamanlar namaz kılanlara, eşi kapalı olanlara bakıldığı gibi... Hele hele geçen gün 'Kürtler ile yaşamanın bizi Ortadoğu ülkesi yaptığı, sınırların kesinleşmesinin bunu değiştireceği' düşüncesini de okuyunca bu birarada yaşama mücadelesi zor dedim kendi kendime...

Ya tuz kokarsa?
Bir ülke ki devletin üst düzey iki ismi işini-verilen görevi yapan bir bürokratını yargıdan korumak için ifadeye gitmemesini söylüyor. Söyleyenin niyeti veya haklılığı değil konu. Hukukun üstünlüğünü öncelemek gerekiyor oluşu. Ama ya tuz kokarsa? Keşke önce bu düzenlemeler geçirilseydi de ondan sonra o görüşmeler olsaydı... Ama zordu... Zira Türkiye o zaman 'bağırsaklarını temizliyordu'. Bu devleti yönetmek, bu ülkede 'iktidar' olmak gerçekten kolay değil. Buralardan bakınca sistem sorunu olduğu açıkça görülüyor. Kim Cumhurbaşkanı kim Başbakan tartışmasından önce bu ülkenin anayasa ve yönetim biçimi sorunlarının, Kürt meselesini de kapsar şekilde acil çözülmesi şart. Yoksa yasa koyucu olmanın bir hükmü yok... 

Kabataş ve dinde kadının şahitliği...
Kabataş olayını islami yorumlamaya kalkarak 'tek şahit bunu yaşayan kadın, Kuran bir kadının şahitliğini yeterli bulmuyor' diyenler var... Kuran'a göre karar alan bir ülke değiliz. Eğer örtülü olana şer'i hukuku, örtüsüz olana medeni hukuku uygulayacaksak bunu bilelim... 

Son notlar
*Ankara'da polise verildiği belirtilen; mahkeme kararı olmadan genel arama yetkisi yanlıştır, hürriyete uygun değildir. Allah'tan Ankara Barosu ve CHP'nin üst mahkemeye yaptığı itiraz kabul edildi. Bir yanlıştan dönüldü.
*Barzani PYD'nin özerk kantonlarını tanımayacak. 'Kürtler burada da özerklik istiyor, Suriye'de de özerk yapı kurdular, hepsi birleşecek' diye hayıflananlar sevinmiş midir?
*Obama'ya yazılan ve 'Erdoğan'a sessizliğini boz' çağrısında bulunan mektubun, bir zamanlar Erdoğan'a işbirlikçi diyenleri keyiflendirmesi kaç puan?
*Kemal Kılıçdaroğlu 'Erdoğan Esad devleti kuruyor' demiş... O zaman Suriye konusundaki tutumunuz neydi? Niye Suriye'ye gittiniz vs demiyorum. Zira bu diyalog ile bir Türk gazeteci kurtarılmıştır. Ancak Esad devleti var diye orayı tarumar edip acıları arttırmak gerekmediği gibi, birtakım konuşmaları yaparken de istikrar gerekmez mi?
* Gezi sürecinde ceza gerektiren twitler atılmış olabilir. Ancak 'şuraya doktor' benzeri twitlere, doktor gerekmediği halde kargaşa götüntüsü verme amaçlı atılmış dahi olsa üç yıl hapis adil mi?

Sent from my iPad

1 Ocak 2014 Çarşamba

Elinde silah olmayan örgüt...

Birilerinin Başbakan Erdoğan'a  sopa gösterdiği açık... Peki ya hukuk? Günlerdir çelişkilerin altından kalkamıyoruz. Altından kalkanlar var. Bazıları kesin çizgiler ile bir boyuta zaten inanmış sorgulamadan gidenler. 
Samimi sorular var... Günlerdir sorulan... Ve bu yazı bir "sorular yazısı" aslında... Zira doğru soru, doğru cevaplar için başlangıcın olmazsa olmazı.
****
Cemaat kullanıldı mı? Bugüne kadar veya referanduma kadar fiilen iktidarına, muktedirliğine şüphe ile bakılan (başörtü düzenlemesi vs nedeni ile) Ak Parti darbeler ile yüzleşmeyi, cemaat savcıları olduğuna inanılan yani bugün örgüt denilen yapı olmadan yapabilir miydi? Bu bir koalisyon muydu? Veya gönüllü bir koalisyon muydu? Eğer öyle ise bu süreç nasıl yürütüldü?  Malum davalardaki bazı hukuki itirazlara dair gözardı edilen tutuma mecbur kalınmış gibi davranılmasının sebebi ne? Davalar prensipte haklı ve bugüne kadar müesses nizamın, hukuki zemine taşınmasına izin vermediği suçlarla yüzleşme olarak görülebilir. Ancak içine kısmi hukuksuzluk karıştıysa bugün dikkat çekilen bu hususlar neden o zaman görülmedi? İtirazlar neden şimdiye kadar yasal düzenleme ile cevap bulmadı da şimdi bu gündemde? Darbeler ile yüzleşebilmek için kısmi olarak hatalara göz yummaktan başka çare yok muydu? Eğer öyle ise yürütmenin bu durumdaki payı bugün nasıl değerlendirilir? Bugün yeniden yargılama gündemdeyken hükümetten isimlerin de dinlenmesi gündeme gelir mi? Genelkurmay Adli Müşavirliği bu itirazları, tapelere ekleme yapıldığı ve bazı çevrelerin avukatların uzun zamandır aktardığı nüansları tek tek yeniden inceliyor...
****
Bu ülke 'sözümüzü yap yoksa yargılanırsın' ülkesi mi? Bu yolsuzluk davasının gelişi ve zamanlaması için de geçerli olabilir, 3 Şubat 2012 deki böcek meselesinin açıklığa kavuşmaması hali için de, sponsorluklar için de...Manzara bu. Bu derken uzaktan görünen, havada uçuşan karşılıklı iddialar bunlar. Açıkları bulup yargılama elbette hukuki bir işlem. Burada sorun eğer öyle ise bunun talimatla, hukuk dışı cevaz ile olması iddiaları. Yürütme yargının hukuk dışı bu şekilde işlediğini konuşunca yargıya müdahale etmiş olmaz. Ancak ıspat etmesi gerekir. Doğru kadrolar ile yargı bağımsızlığını garantilemek de yürütmenin görevi değil mi?  Hükümet bu konuda 12 Eylül referandumunda HSYK üzerindeki denetimini kaldırarak çeşitliliğe izin veren bir düzenleme geçirerek uyguladı aslında. Ancak bugün hata yaptıkllarını, yargı bağımsızlığı sanılanın, suistimale yol açabileceğini gördüklerini ifade ediyorlar... 
****
Şunu söyliyelim, eğer yargıdaki olası yanlışları şüpheleri dile getirmek yargıya müdahale ise, "bu cemaatin işi değil, hükümet-yargı kavgası" diyip bir kısım yargının yargıyı sopa gibi kullanmasını isteyen çıkar gruplarının ki de yargıya müdahaledir şüphesiz. Ak PArti'li Mehmet Ali Şahin'in Yargıtay iddiası örneği bir diğer konu. Yargının kararlarını Pensilvanya'ya sorduğu doğru ise bu neden şimdiye kadar değerlendirilmedi? Bilinmiyor muydu? Bu cepheleşemede tavır belli edip pozisyon arayanlar bazı şeyleri yeni mi açıklıyor? Belki de Pazartesi bazı gazetelere Başbakan Erdoğan'ın sözleri üzerinden yansıdığı şekli ile sadece iş takibi yapmaya kalkan savcının işidir bu gözaltı kararlarından bazıları... Yolsuzluk operasyonuna dair verilerin POLNET'e yani emniyet sistemine girilmediği haberlerini görüyoruz. Bu bir usulsüzlük mü değil mi? Kamuoyu neye inanacağını bilmiyor. 
Yıldırma ve korkutmada çeşiştli boyutlar, gücün kimde olduğuna ve buna bağlı çıkar beklentilerine göre alınan pozisyonlar var.
Diyorlar ki, Güneydoğu'da Cemaat olmasaydı Ak Parti'nin oyları hile ve çeşitli baskılar ile BDP olarak çıkardı... Demek ki beklentiler var. Bu beklentiler karşılanmadığında bir dahaki seçimlere kadar Ak Parti teşkilatlarından çekilir destek vermez ve oy vermezsiniz olur biter. KCK eşbaşkanı Cemil Bayık ANF açıklamasında Paris cinayetine atıfta bulunarak "...hareketimizi tasfiye planlamalarına Fethullahçıların merkezinde yer aldığı paralel devlet fazlası ile girmiştir... Katil zanlısı Ömer Güney'in izleri Fethullahçılar ile ilişkileri olabileceğini gösteriyor" diyor. Bunu daha önce Murat Karayılan'da söylemişti. Buna dosyada delil görmedik. Hükümetin bu konudaki bilgisi şu dönem sık sık gündeme getirildi. Bir diğer soru, Bayık, BBP ve Alperen Ocakları nı neden gündeme getirdi? 
Tüm bu çatışmanın siyasi karşılığına bakalım.Türkiye'de AK Parti karşısına çıkarılacak olası koalisyonlarda üç temel eksen var. Bu ülkede muhafazakarlar, uzun yıllar yaşadıkları mağduriyetler nedeni ile Ak Parti döneminde insan yerine konulduklarını hissetti. Bu kesim CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun kendilerini kucaklayacağına inansa da alt kadrolar ve CHP tabanının hala sokakta, kamuda, kendilerini öteki olarak gördüğüne emin. Bu kesimin bilinci bazı şeyleri kolay unutmaz. Unutmaları îçin şu an dahi yeterli güven ortamı görmediklerini gözlemliyorum. Bir diğer kesim yine çeşitli Devlet politikaları ile mağduriyet yaşamış ve kendilerini özgürlük mücadelesine adadıklarına inanan Kürtler. Bir kesimi çözüm sürecinden umutlu bir kesimi ise oyalandıklarını kandırıldıklarını düşünüyor. Bu noktada Ak Parti'ye karşı yürütülen mücadele, örneğin Bayık'ın bahsettiği gibi durumlara dair  hükümetin bilgisi ve tutumu gibi ithamlar ortaya konularak bu kesimin güveni üzerinden ilerletilebilir. Bir diğer konu Kürt meselesinin çözümünde ortaya konulan özgürlükçü tutumdan rahatsız olan milliyetçiler. Yani BBP ve Alperen ocaklarının bu meseleye yaklaşımı. Onlar da sokağın bir kesimi. İşte bu mücadele bu eksenlerden gidiyor. 
Bunun dışında Ak Parti seçmeninin güvenini sarsacak ve muhafazakar çevrelerde yadırganmaya yol açacağı tahmin edilen kaset savaşları hala gündemde. Ancak Gazze bombalanırken, Suriye kanamaya devam ederken Başbakan'ın örgüt dediği ve aslında bir kısım tabanının manevi tarafına inandığı Cemaatin, bu kesimler nezdindeki en büyük itibar kaybı liderinin ABD'de olması nedeni ile "siyonist rejim ile işbirliği içinde" olduğuna dair yaygın kanı. Burada yukarıda MHP'yi zikretmedik zira Bahçeli bugüne kadar kendi tabanını gerek Kürt meselesine tepkiler gerek başka konularda tuttu. 
Velhasıl bu mücadele, "hepsini cemaat yapsa da yolsuzluğa karşıyız" diyenler ile "Türkiye'nin istikrarını istemiyorlar" diyenler arasında devam ediyor. Bu süreçte "silahsız örgüt olmaz" diyenler ile "daha ağır suçlar da vardır" diyenler ayrışacak. CHP içinde de böyle düşünenler var. Örgüt suçları düzenlemesinin detayları da bu konuda önem taşıyor. Bu ortamda herkese gelecekten emin, huzurlu, istikrarlı bir yeni yıl dilemek kolay olmasada yeni yılınızı kutluyorum.

28 Aralık 2013 Cumartesi

Malvarlığı Sınavı ve Çiller

1994 yılında Cindoruk Meclis başkanı...
Dönemin başbakanı Çiller ile ilgili malvarlığına dair ANAP'ın verdiği araştırma önergesi için Meclis'i olağanüstü toplantıya çağırıyor...
Çiller o dönem yaptığı konuşmasında"Mücadelemizi yaparken bir dizi çıkar grubunun ayağına basıyoruz" diyor. "Bir dizi çıkar grubunun çıkarlarının kapılarını yüzlerine kapatıyoruz. Çamur atmaya kalkışıyorlar...Çıkar gruplarının sesi varmış, bu boruyu öttürürmüş, öttürsünler" diyor...
Çiller'in bu salvoya ilk tepkisinin Banker Bilo ile ilgili yolsuzluk haberlerinin medyada çıkan hali ile derlenmesini istemek olduğunu aktarıyor dönemin Başbakanlık müşavirlerinden Mehmet Bican... 
Terör ile Sınanmak isimli kitapta ilgili bölümü okuyorum. Bican, Çiller'in Cindoruk'a dair  son onbeş yıla yönelik tarama talimatı verdiğini aktarıyor.

'Milli gelir 230 milyardan 800 milyar dolara ulaştı' diyen Başbakan Erdoğan'ın açıklamaları ise Çiller'in o günki açıklamalarına paralel. Çiller'de ekonomik mücadelesinin rahatsızlık yarattığını söylüyordu. Erdoğan cuma Sakarya'da 'İMF'ye borç 23,5 milyar dolardı, 14 Mayıs'ta bitirdik, Yeni Türkiye bu' diyor...

'İhracat 36 milyar dolardı şimdi 152 milyara ulaştı' diyor. 'Bu hazmedilemiyor' diyor. Ak Parti'ye güvenlerini koşulsuz dile getirenlerin bazıları devede kulak diyorlar...  Yapılan hizmetler nedeni ile razı olduklarını söylüyorlar. Kimileri ise yoksullukla mücadelede yaşanan zaafa dikkat çekiyor. Elbette bunun kararını sandıkta millet verir. Razı olanlar desteğini sürdürür, olmayan aklı bulanan oyunu ona göre kullanır. Başbakan'ın 'ancak sandıkla gideriz' demesi normal. Buna 'o zaman da gitmeseydin bari' diyenler konuyu başka yere çekenler.

Başbakan 'yolsuzluk yapan bir iktidar buralara gelebilir mi' diyor. 'Bu tezgah' diyor. Çiller gibi medyadan dem vuruyor. Medyanın güç savaşlarında, halkın haber alma hakkını düşünmekten ziyade patron ve bazı güç odakları lehine haber yapmasına yabancı değiliz. Yine de etik olarak bakıldığında, fazla idealistçe de kaçsa, 'Medyaya sızdırmak olmaz' diyenlere burada bişeyi hatırlatmak isterim. Adil yargılamaya engel olmak isteyen bir gücün insiyatif kullanması durumunda medya kamu lehine elbette devreye girebilir. Aynı şekilde yargı içinde ve emniyet hiyerarşisinde uygunsuz yasadışı emir komuta ile işleyen, kararlar alan bir yapı varsa bunun da medyaya servis edilmesi halkın lehinedir. Vakti zamanında bunları yazanların başına gelenlere onay veren irade sorgulanıyor şu anda...Prensipler temiz yürüyen işlerde var olabilir. Ve eşit şekilde var olmalıdır.

1994'e dönersek, Çiller teröre karşı alınan önlemlere atıf ile cevap veriyordu  malvarlığı soruşturması döneminde sorulara. Döneminde faili meçhuller çoktu. Mücadelesi cesur görünse de uzun vadede sorun büyüdü. Güneydoğu'nun düşmanlığı arttı. Hukuk adeta yoktu o bölgede. İnsanlar yakınlarına ne olduğunu soramadılar. Başbakan Erdoğan ise gerçekten şehit haberlerinin gelmediği olgusunu ortaya koyabiliyor. Uludere gibi yanıltıcı olaylar olsa da genelde düşmanlık politikaları bitti. Bu konuların yeterince üstüne gidilemediği kanısı var. Bazı konularda sorumluların bulunamaması sorgulandı. Bunların değerlendirmesini halk yapacaktır. 

Erdoğan Çiller gibi karşı odakların yolsuzluk taramasını isteyecek mi bilmiyoruz. İstese de örgüt diye nitelediği yapının değil seçimde karşısında yer alacağı öngörülen koalisyonda yer alacak isimler adına çalışması gerekecek. 
Ak Parti İstanbul il kadın kolları başkanı Avukat Özlem Zengin'in Perşembe akşamı Kadıköy İmam Hatip Lisesi Mezunlar Derneği programındaki konuşmasını aktararak parti içi ve dışı nabızla bitirelim yazıyı. Zengin, teşkilatçı ve kitlelerin siyasi alana taşınmasından medya birim başkanlığına kadar pekçok görevi üstelenmiş biri. Atmosferden duygulanması nedeni sile sesi titreyerek yaptığı konuşmada Ak Parti miting meydanlarına servislerle giden ( belkide cebinde yol parası olmadan desteğe koşan) insanların haklarının yenmesine kimsenin razı olmayacağını söylüyor. Ancak bunun kirli bir oyun olduğuna olan inancını şiddetle dile getiriyor. 
Cemaate yakın kesimlerin bir kısmı yolsuzluk operasyonunu saldırı olarak görmüyor. Ciddi şekilde iktidarın gitmesini istiyorlar. Bazı üst düzey yakınları olan arkadaşlardan edindiğim izlenim ise, darbecilere, dini özgürlük düşmanlarına sevinmeleri için fırsat verdiği için cemaate kırgın oldukları yönünde. 
Bugüne kadar siyasal İslam'ın sivrilmesine mani olan ve bizi yönetmek isteyenlerin;  bu ülkede kazananın ancak islamcılar veya islamcı koalisyonlar olduğunu görenlerin,  yönetebileceği, dengeleyebileceği iki güç görmek istediği olasılığı baştan beri mümkün diyeni dahi duydum.
CHP'nin cemaate yıllarca hakeret ettiğîni hatırlatan Erdoğan'ın hatırlatmasına gerek kalmadan hafızaları farklı bir koalisyona kaymalarına mani gibi görünüyor. CHP dindarlaştırılarak ve ülke istikrarsızlaştırılarak rüzgarın başka akımı sağlanacak mı? 

İster  AB ile ilişkiler açısından olsun ister ülke istikrarı adına olsun; yolsuzluk ve şeffaflık ile ilgili platformlar konusunda yeni bir vizyon gerektiği kesin. Başbakan'ın uluslararası bağlantılı komplo teorileri doğruysa dahi, bu ülkede sivil iradenin,  belli yere geldiğini iddia ettiği kesimlere karşı tek silahı şeffaflık olacak.  Hukuk olacak.

28 Kasım 2013 Perşembe

Sevdiklerinizi ölmeden sevin...


Sevdiklerinizi ölmeden sevin...
Dedemin gusulhanede nakil aracından indireceğimiz sırada tabutuna omuz veren aile; cenazesini bayrağa sarmıştı... taş gibiydiler, gururluydular. askerdi belki kaybettikleri yakınları. 

ne yapacağım dedim şimdi...Tabutu  bayrağa sarmak  veya ayete sarmak... Bu kararı nasıl veririz, bayrak da Onun için önemliydi ayet de... birini seçmek ise benim için zordu, ancak ayet öbür tarafa göçen bir müslüman için daha önemli olsa gerek dedim ve ayetli örtüye karar verdik... Bayrak daha dünyevi dedim.

O bayraklı cenazenin yakınları dedeme omuz verdi gusulhane sırasına tabutu yerleştirirken...Allah onlardan razı olsun. Zira hastaneden iki dirhem bir çekirdek giyinmiş morg görevlileri dedemi arabaya yerleştirmiş ve bize pek  ihtiyaç kalmamıştı ama erkek kardeşim ile hastaneden yani Bağcılar'dan Karacaahmet'e gusulhaneye yaptığımız yolculukta yalnızdık. Cenazeyi ikimiz almıştık. Nakil arabasından gusul sırasına inecekti. Allah rızası için mevtaya bir omuz verelim denilince buz gibi gerçek çarptı yine yüzüme.
Cenaze sahibi olmak insanı olgunlaştırıyor, nakil aracını takip ederken trafik hiç sinirimi bozmadı. İnsanlar trafikte, ölüye ve nakil aracına ambulansa gösterdiklerinden  daha fazla saygı gösteriyor. Yol veriyorlar, takip etmene izin veriyorlar. 
Cenazemiz yıkandı. Bekleme yerine alındı. Araçlar geldi; namazın kılınacağı camilere götürülmek üzre yola çıktı sırası ile bekleyen cenazeler. Herşey seriydi. Cenaze işlerini yürütenlerden Allah razı olsun. Hepsi herkese yardımcı. İmam hükümeti olmak iyi bişey dedim... Öyle adlandırarak aşağılamaya yeltenenlere nazire...Ölüm yani son yolculuk ise fevkalade önemli. Çünkü yılları paylaştığınız yakınlarınız ile son anlarınız.
Hastaneye dönmek istemiyorum. Kızımla dedesini-dedemi sık sık ziyarete gittiğimiz o yoğun bakıma... Dedenin iki aydan fazla kaldığı köşesine. Önceki gün, dün mü yoksa. Vallahi dün.... Ziyarete gittik. Bir gün önce ağırlaştı demişlerdi ama iki ay içinde zaman zaman uyukluyordu zaten. Bir gittik ki, her zaman başka hastalara yapılan "müdahale var bir hastaya, alamayız, bekleyin" açıklaması bizim hasta için yapıldı. Anladım hemen. Dedecik gidiyordu. Kızımla kalakaldım. Tek istediğim o anda görmekti dedemi. Ölmeden yani. Doktorlar için bu imkansızdı. Yalvardım. Görevliler kalp masajı yapılıyor dediler. Hastane yetkilisini aradım. Ne olur göreyim diyecektim. Ama içerden gelmeyen cevabı o söyledi. Dednizi kaybettik dedi. Ne kolay söyleyiverdi.
Muhteşem insan üstü bir supervisor beni bir odaya almak istedi, dedemi hazırlayınca göstereceklerini söyledi. Çok özel bir insan... Bütün hastabakıcılar, yoğunbakım süresince bikaçkez denk geldiklerim, bazısı üzgün, kimi gözlerini kaçırıyor... Ama o doktor var ya o acil umzmanı mı ne... Dedemi yaşatmaya çalışan belki de... Onu hiç sevemeyeceğim işte. Zaten 94 yaşında bir adam ve genel durumu kötü. Bişey yapamadığı için değil belki...Bana dedemi son anda göstermediği için de değil. "Ölmesi normaldi" düşüncesini bana hissettirdi. Belki kabullenebileyim diye. Kabul edilmeyecek bişey de değil. Sevmedim işte. kurtaramadı dedeciğimi diye sanırım. Belki de ne dese batacaktı... 100 yaşında da olsa ben ona haftada bir de gitsem ... 
Son olarak 3-4 gün önce görmüştüm. Bilinci yerindeydi. Yerinde olması için çabası vardı. 
Doktora nöbeti aldığında nasıl olduğunu sordum. Bilmiyordu. Kahroldum. Kalbi kasılmadı dedi. Bu kimsenin suçu değildi ama işte o doktoru hiç sevemiyeceğim ben...dedemin nasıl göçtüğünü öğrenememek de ayrı kahır... Kimseyi arayıp haber vermek istemiyordum. Yüzleşmesem değişir gibi... Eve getirmek istedim ama insanlar yıkanmadan görecek diye vazgeçtim. Hemen gelir miydi herkes yoksa onunla sabaha kadar kalır mıydım bilemedim. Morga aldık. Sonra en yakınların listesini aradık hastanede. Yanıma dedemin çok yakın bir arkadaşı eşi ile ve benim erkek kardeşim gelmişti.

Derken bugün işte dedemizle  hastaneden yola çıktık. Yolda nakil arabasını takip ederken  başsağılığı için  ilk olarak İlhan Kesici aradı. Başsağlığı diledi. Buz gibi oldum yine. Konuşamadım. Parlementerler birliğinin duyurusundan haberi olmuş sanırım. Telefonumu yeni değiştirmiştim. Yakın bikaç arkadaşım hariç kimsede yoktu. Hastaneden buldular herhalde dedim... İyiki de çalmadı telefon çok. Her özel günümde kızımın doğum günü veya benzer günlerimde genelde yanımda olan dostlarım biryerlerinden katıldılar bu sürece. Defalarca sınadığım bu dostlarım bu sefer ya gelmezse diye korkuyordum. Şimdi olmasalar kırılacaktım. 

Dede yıkandı, aldık camiye getirdik. Görünce sevindiklerim oldu. Evin yakınlarındaydık. Bu iyiydi.Ama musallaya da yakıştıramadım dedemi. Bakamadım. Herkes içerde ikindiyi kılarken cenaze namazı öncesi, kızdım onlara dedem dışarıda kaldı diye. Sonra çıktılar. Arabalara bindik. Defin yerine... Çekmeköy'e... indirdik tabutu arabadan...Tabutundan o çukurun içine bırakıverdi iki erkek torunu. Ağabeyim ve kardeşim... Öylece gitti. Baktım dayanamadım sonra. 

Ama en zoru bu işler bitip eve dönmekti. Hazırlıklar yetişmedi, yemeklerin bazıları az geldi.dün akşamdan bu akşama koşturdum dedemi yerine güzelce teslim ettik ama misafirleri bu ilk akşam istediğim gibi ağırlayamamak kahretti bu sefer. Yarın ki okumada diyenlere sitem ettim. Uzun oturanlar gitsin yakınlarla kalalım istedim bir ara.

Ölüm hak... Dedeciğin bedeni Çekmeköy'de.

İşte ben beni arayan, bulan, bulamayan, cenazemize omuz veren, Kuran okuyan herkese teşekkür ediyorum. 
Hiç duymadığım meşhur bir hoca geldi kabristana. Niyetliymiş. Un helvasından paketledim yanına verdim. Yanında genç hafızlar vardı. Geleceğin samimi gerçek din insanları. Dünyadan değil bu çocuklar. İnşallah hep temiz kalırlar... Allah onlardan razı olsun. Okudular. 
Mahalle camiimizin hocasından Allah razı olsun. Dedem ile bir hukuku vardı. Namazını da o kıldırdı. Akşam evimizde Kuran'ı Kerimi de o okudu.

Ama ben ençok dedeye gusulhane de omuz veren o Türkiye bayraklı cenazenin sahiplerine teşekkür etmek istedim. En çaresizken orada olan o yabancılara.

Namaza teşrif eden herkesten Allah razı olsun. Gelip başın sağolsun diyen herkesten. Camiiden define kadar gelen tüm arkadaşlarından da... Ne kadar önemliymiş oralarda birkaç kişi olması.
Şu an evde heşey durmuş gibi. Kızım uyudu. Zaman donmuş gibi. Sadece bugün yanımda olanlar gerçek. Başka herşey yalan. Gülümseyen beni anladığını ifade en supervisora nasıl teşekkür etsem? Hastaneye çiçek göndererek mi? Ya o doktor?... Pişkin demek istiyorum ona... Kızıyorum.

Dedemin kurutemizleme yaptırılmış iki askıda gömleği bir de çantası vardı. Eşyaları... Hastaneden verdiler. Arabamdan indirmedim. Dolabıma asmak daha da mazi yapar diye... Ne çok seviyormuşum aslında. Çantaları ile kalakalmak ne kötü. Hemen alt katında oturuyordum.bi süredir uzaktaydı. Hastane eve uzaktı. O yüzden bu ev batmıyor çok. Üst katta onun evinde Yalova'dan gelen kızı yani halam var şu an. Babaannem yani eşi de hastanede yatıyor... Cenazeye çıkmamak için ikna ettim onu. Ambulansla taşımayalım seni, sen onun yadigarısın, bize lazımsın dedim... Babam yurtdışında. Gelemedi...Zaten babası ile "babam ve oğlum" filmindeki ilişki türevinde bir durumları vardı. Ben, annemin beni 38 yaşında dünyaya getirerek birer sene ara ile iki kardeş yapması ve  en küçük kardeşimin erken doğumu nedeni ile bi süreliğine 2,5 yaşında hayatlarına girdiğim ve uzun süre kaldığım dedeciğimi bugün ebediyete uğurladım, yüzü rahatlamış gibiydi. İnşallah kabirdeki bu ilk gecesi, bu perşmebe gecesi iyi geçer. Komşuları ile tanışmıştır bile belki kim bilir... 
 
Kızımla yapayalnız kalmış gibiyim... Ne garip. Daha birçok yakınım var oysa. Ama bu ilk kaybım hayatta... Sevdiklerinizi ölmeden sevin emi...

31 Ekim 2013 Perşembe

Gezi, şiddet ve türban...

Star'da bir haber:

Paşaya Şiddet Sorusu başlığını taşıyor...

''28 Şubat'ta şiddet kullanılmadı'' diyen Genelkurmay harekat daire başkanı paşaya yönelik soruyu aktarıyor. 28 Şubat yargılamasına katılan Cumhuriyet savcısı Kemal Çetin, paşaya bu savunmasının üstüne ''gerekirse silah kullanırız'' manşetini sormuş.

Bu açıklama direkt olarak şiddet kullanmak demek değil ...

Şiddete başvurmadan, şiddeti metod olarak benimsememiş bir kesimin; hak ve özgürlük mücadelesinin, bu tehdit ile engellendiği bir gerçek. Bu psikolojik şiddet.

Bugün Gezi olaylarından örnek verelim.

Gezi'ye AVM yapılmasın diyenlere, ilk sabah müdahalesi ile şiddet uygulanmıştı. Elbette park yapılması kararı ile bireysel hak ve özgürlüklere mani olmak aynı şey değil.

Şahsen Gezi'de AVM olmasını istemeyen biri olarak, 28 Şubat döneminde yapılanlardansa; Gezi'ye park yapılmasını sineye çekebilirim. Ve her koşulda 'park yapılmasın' diyenlere şiddet uygulamaya karşı çıkarım.

'Park yapılmasın' diyenleri kendine zemin yapıp ortamı şiddete boğan sözde demokrasi taliplilerine de karşı çıkarım.

'Gerekirse silah kullanırız' manşeti ise gazetecilik açısından doğrudur. Paşaların yaptığı açıklamayı aynen olduğu gibi göstermek bir editöryel tercihtir ve bunun arka planına niyet isnat etmek doğru olmaz.
Elbette bu başlığı atarken birileri demokratik yollarla seçilmiş iktidarın korkmasını istemiş olabilir. Birileri, sakallılar başbakanlıkta iftara geldi diye buna dayanamamış, hazmedememiş olabilir. Bunlar nedeni ile gazeteci arkadaşlar bu tehdidi manşete taşırken 'korksunlar' psikolojisinde ve arzusunda olabilir. Bunlar olmasa daha temiz gazetecilik yapılr. Ancak bu duyguların eseri ile de atılmış olsa, kimse bu manşete direkt vuramaz.

Bu lafın edilmesine gelince, ordu, hükümet velhasıl yönetici irade, demokratik taleplere, şiddete başvurmadan ifade edildiği halde tahammül edemeyip ''silah kullanırız'' tehdidinde bulunuyorsa, evet bu psikolojik şiddettir, şantajdır.

Park istemiyoruz diyene şiddet uygulamak da demokratik değildir.

Şiddet uygulayan teröriste veya demokratik talep soslu kaos çıkarma peşindeki kişilere bu tehdit yapılabilir.

Oturun gerisini siz düşünün. Hangisi nereye uyuyor.

Özel Uyarıyor mu?

Milliyet'te Genelkurmay Başkanı'nın açıklamalarını aktaran haber dikkat çekiyor... Özel'in TSK ile ilişkili yargılamalarda yaş ile kurunun yansımasının disiplin zincirini bozduğu uyarısı vurgulanmış. Bu önemli.

Madem Türban siyasi olarak kullanılıyor...

Eğitim-Sen'den ilginç bir açıklama...
Madem bu ülkede türban kimseyi rahatsız etmiyor, sadece siyasal İslam rahatsız ediyor...

O halde neden hala türban sizi rahatsız ediyor. Rahat bırakın, destek olun ve kullanılmasına müsade etmeyin.
Eğer gerçekten bu ülkede türban sorunu, iddia edenlerin ifadesi ile, hükümetin faşizan politikalarını örten bir hak mücadelesi görünümünde bir silah, o zaman neden bu mücadeleye siz de destek vermiyorsunuz?

Bunun tek cevabı, türban karşıtı zihniyetin, sadece siyasal islam'a değil türbana, dinle ilgili bu simgeye direk alerji duymasıdır.
Türbanlı kadınlar bir yere gelmese, Ak Parti kendine yakın erkek kadrolar bulmakta mı zorlanacak. Sadece kadınlar mı Ak Partili bu ülkede. Erkekleri engellemeye çengel bulamadığınız yerde bu kadın düşmanlığının nedeni ne? Bu kadrolar sadece Ak Parti ile ilişkili diye korkuyorsanız eğer, emin olun yeterince Ak Parti'li erkek var.

22 Ekim 2013 Salı

'Mayomu açık buldular'


 

 

Fatsa Belediye Havuzunda mayo krizi ve habercilik...

Alacağım tepkileri elbette düşünüyor ve yazılarıma; okuyan her kesimi ve olayların her açısını adil şekilde temsil etmesi için dikkatle son şeklini veriyorum.

Bu suya sabuna dokunmamak değil.

Kutuplaşmanın, taraf olmanın; adil olmayı giderek gözden düşürmeye çalıştığı şu ortamda öyle görenler olabiliyor.

Bazen yazacağım şeyi araştırırken edindiğim ilk fikrin doğru olmayabileceğini görüp çeşitli teyitler ile vardığım sonucu sizler ile paylaşıyorum.

Bu yazıyı yazarken ne diyeceğimi çok iyi biliyordum. Fikrim ve tepkim netti ve o tepkiyi vermeyi planlıyordum.

Bu sefer; yaşadığım süzgeçten geçirme dönemini de yazacağım.

Sözcü gazetesinde bir haber çıktı. Ordu'da bir belediye havuzunda, 67 yaşındaki bir kadına mayo ile yüzemezsiniz denilmiş…

‘Belediye haşemalılar için havuz açtıysa; eşit şekilde vergi aldığı mayolular için de bir havuz yapmalıdır’ demeye hazırlanıyordum…

‘Bu seçimi sunmadan mayo ile gelen hanımefendiye ‘senin mayon açık’ demek bu toplumun gerçeklerini görmezden gelmek demektir’ demeye hazırlanıyordum…

‘Mayolu veya kendi zihnindeki ifade ile çıplak görmek istemeyenler için perde; gözlerdedir’ demeye hazırlanıyordum…

Haber yazıldığı gibi ise ben bu olaya tepki gösteririm. Ancak Fatsa Belediyesi ‘mayo ile yüzemezsiniz’ ifadesinin gerçek olmadığını ifade ediyor.

‘İnkar ediyorlar’ diyebilirsiniz…

Ancak tam tersi havuza mayo ile girmeyi kabul ettiren bir havuz sözleşmeleriolduğunu belirtiyorlar. Hanımefendinin yakınlarının imzaladığı sözleşme örneğinde; havuza mayo ile girileceğine dair madde de yer alıyor. Mayo ile havuza sokmayacak, mayoya açık diyecek bir yönetim neden böyle bir sözleşme imzalatsın?

Belediyenin yaptığı açıklamadan özetle:

‘’Havuza atlet ve iç çamaşırı ile girmek yasak, mayo, bikini, haşema ve şortla girmek serbesttir. Bu konuda gerekli uyarılar tüm havuza girenlere yapılmaktadır. Milletvekili eşi olmak havuza atlet ile girme serbestliği vermez’’

Neşe Sanioğlu 18. dönem Anavatan Partisi milletvekillerinden birinin eşi.

Yetkililer, onun iç çamaşırı ile havuza girmek istediğinde ısrarcı. Hanımefendinin mayo ile iç çamaşırı yani atlet arasındaki farkı bilmemesi imkansız. Havuz yetkililerinin de. Ancak bu tali konu…

Kadınlar gününde havuza gelen bir hanımın mayosundan veya sözde çıplaklığından kimsenin rahatsız olacağınısanmıyorum. Yani orada erkek yok ki bu hanımefendiye mayonuz açık denilmiş olsun. Haberde hanımefendinin ‘mayomu açık buldular’ dediği aktarılıyor. Bu haber de bir mantık hatası var.

Ancak böyle bir şeyi okuyunca ben de sinirleniyorum. Endişeleniyorum. Yarın öbür gün bir turizm tesisinde, özel teşebbüste deniz kenarında haşema ile yüzen bir kadına, başka birisi ‘bu mayo değil’ demekte haklı olmayacak tabii ki.

Ama olay eğer gerçek değilse ve bu şekilde kurgulandıysa, bu haberler ile toplum kutuplaştırılmak isteniyor.

'Bu hanımefendiye bu yapıldıysa; bizde başkalarına benzerini yapalım 'psikolojisine zemin açılıyor.

Böyle ayrımcılık yapılıyorsa yapanlara; yapılmıyorsa bunu malzeme etmeye çalışanlara lanet ediyorum. Çekin ellerinizi, dillerinizi kadınların elbiselerinden. Siz kendi pis nefislerinize bakın. Kadınlar da; giyimleri üzerinden mücadele etmek zorunda kalırlarsa, bunu herkesin eşit olduğunu unutmadan yapsınlar.

Tesettürlü Rihanna'yı ben sevdim...

Politik bir konu değil bu.

Tesettür ve kadın çekiciliği meselesi.

Tesettür uygulamaya çalışmasam belki daha kolay yazardım. Görüşlerimin kendimle iliştirilebileceği, şahsileşebileceği bir alan olması ayrı bir talihsizlik oluyor böyle durumlarda.

Yine de Amerikalı popstar Rihanna'nın Birleşik Arap Emirliklerinde camide çekilen pozları konusunda yazmaya karar verdim.


İngiliz basınında fotoğraflar muhafazakar ve baştan ayağa kapalı olarak tarif edildi…

Aslında bu pozlar, görünce yazacağım bir konu dahi değildi. Ancak yapılan yorumların ve pozların Türk basınında verilirken gösterildiğini gördüğüm, sözde hassas dili fark edince; kalemi elime almak zorunda kaldım.

Abu Dabi’deki 40 bin kişinin ibadet yapabildiği Büyük Şeyh Zayid camiinde moda çekimi benzeri pozlar veren Rihanna; hayranları tarafından da eleştirildi. Çekim için izni olmayan Rihanna’nın camiinin içine de girmediği sadece mekanı kullandığı anlaşılıyor.

Tüm bu tartışmalar buralara daha farklı yansıdı.

Rihanna’nın ki başörtüymüş ama tesettür değilmiş.

Biz bu gerçeğin benzer ifadelerini çok duyduk. Tesettürle dinle alakası olmayan nice laik teyzeden de; takvalı amcalardan da duyduk bu sözleri.

‘Başını örtmüş bilmem neresini açmış’ diyenleri de duyduk.

Şortla gezene 'burası plaj değil’ diye çemkireni de duyduk.

Okurken ikisine de ‘haklılar’ diyenlerinizi de duyuyorum diyebilirim…

Ancak hangi hakla kim kime neyin nasıl yapılacağını söylüyor bakalım...

Din adına doğruyu söyleme hakkı ile değil mi? Eyvallah…

Örtüyorsan daha çok dikkat et diyorlar…

Yani o kadın başını örttü diye senin ona daha sert yorum yapma hakkın nerden geliveriyor anında? Bu onun Allah’a karşı sorumluluğu. Kapananlar kadar, açık Müslüman kadınların da yükümlülükleri aynı. Örtülüyü incitmek neden her zaman daha kolay? Birilerine örtün derken gösterilmesi gereken hassasiyeti örtülüleri uyarırken neden gösteremiyor bazıları?

İyi niyet ile dini uygulamaya çalışana yapılan, emri maruf ile; bu çemkirmelerin üslubu arasındaki farkı bilecek durumdayım hamdolsun. Kastım, doğruyu, İslami şekilde kibarca anlatanlar değil.

Nefsin ağır bastığı had bildirme hevesi kokan bir hava var bu ifadelerin çoğunda... Belki kendileri ile yaşadıkları başkaca sorunlar…

Merve Kavakçı'ya 'şu kadına haddini bildirin' diyenlerin üslubu ile aynı bu sözde tesettür gurularının dili.

Siyah tulum tesettüre aykırı mı?

Tesettürün dört dörtlük olanı makbul tabi ki. Ancak dinde hepsini yapamayanın elinden geleni yapmayı bırakmaması da son derece önemli bir prensip. Yamyamca ‘bu değil’ demeden önce karşıdaki kadının öncelikle başka bir dine mensup bir insan olarak siyah bir tulum ile her yerini kapattığını hatırlayın...

İslami açıdan Allah indinde şu anda bu kadının tek ve öncelikli yükümlülüğü iman etmek. İbadet mekanını çekim için kullanmış olsa ve camiyi ziyaret etmemiş olsa dahi görece giyinik, kapalı Rihanna’yı ben sevdim.

Örtü kadını daha çekici mi yapar yoksa Rihanna olduğu için mi? Biraz daha örtülü olmak Rihanna'yı kesinlikle daha hoş yapmış... Tam tesettür olsa, bir abaye ile başörtülü poz verse de; Rihanna'ya hala ‘taş’ diyecek arkadaşlar olurdu.

Çünkü kadının verdiği pozlar artistik ve kadınsı. Belki estetik…

Bu başka bir şey. Giyim başka bir şey.

Bu eleştirileri görünce iki ayrı bekar beyefendiden görüş aldım. Biri gayet muhafazakar, beş vakit namazında, tesettür ölçülerinin idrakinde bir arkadaş.

Diğeri hanım arkadaşlar ile ilgili, estetiğe meraklı bir mesai arkadaşımız.

İlki bu kıyafetler tesettüre uygun değil dedi. Ancak Rihanna'nın rutin giyim tarzına göre çıplaklık veya teşhircilik olmadığını ifade etti. Kadınsı pozlar olduğu için kıyafet ile ilgili net yorum yapamayacağını, ayırt edemediğini söyledi.

Diğer arkadaş da aynı şekilde düşünüyor.

Fotoğrafı gösterdiğimde; Rihanna olduğunu anlamadığı halde kadının genel duruşunun hoş göründüğünü belirtti. Rihanna olduğunu anlayınca, Rihanna'yı hiç beğenmediğini bu fotoğraftaki kadının ise çok daha hoş olduğunu söyleyerek şaşkınlığını ifade etti.

Örtü Allah'ın emri.

İslamiyette örtü dışında; kırıtarak konuşma, yabancı erkeklere zinet denilen şeyleri gösterme gibi aşırı süse karşı hassasiyeti vurgulayan tavsiyelerde mevcut.

Ancak bunlar örtünme konusu ile bağdaştırılarak eleştirilecek işler değil. Kadına bunları yapma derken, yapıyorsan açıl demeye gerek yok. Ona dinen başka bir yanlışa gitmeyi önermek kimin haddine? Allah öyle bir şey tavsiye ediyor mu? ‘Bunu yapamayanlar hiç yapmasın, dini simgeyi taşıyamayanlar hepten uzaklaşsın’ mı denilmiş bir yerde? Örtünmeyi tercih etmiş kadınlar uyarılırken; bunları yapacaksan başını aç denmesi, sapla samanı karıştırmaktır.

Kadın eşi dışındaki kişiler için özenli ve temiz olmak dışında dikkat çekmeye çalışmamalıdır.

Ama artık bunları örtüye bağlamak, sözde örtüyü koruma hassasiyetini tartmak lazım. Bu bireysel bir olay ve herkesin sorumluluğu Allah'a karşı. Kimse kimsenin örtüsünden sorumlu değil.

 

 

 

 

 

 

19 Ekim 2013 Cumartesi

'Fidan’a suikast' ve Suriye meselesi


Türkiye Milli İstihbarat Teşkilatı'nın (MİT) başındaki isim Hakan Fidan’a olası bir suikastı gündeme getiren makale , ince ayar mı, mesaj mı, basit bir öngörü mü? Yoksa bazı çevreler adına yazanın dileği mi?

Amerika’da haftalık olarak yayınlanan Jewish Press’de bir makalede gündeme getirilmiş bu ‘olasılık’, ‘hakediş' ifadesi ile dillendirildi.

Ne kadar ciddiye alınmalı ve Türkiye’den yayınlanan,  Fetullah Gülen cemaati bağlantılı görülen günlük İngilizce gazete Todays Zaman bu makaleyi haberleştirerek, olası bir ince ayara ne kadar aracılık etmiş sayılır, bunlar tartışılır.
Ancak Fidan hakkında, Wall Street journal ve Washington Post gibi büyük Amerikan gazetelerinde yer alan analizlerden hemen sonra geldiği için, dar kapsamlı bir kaynakta yer almış olsada; böyle bir makaleyi görmek gazetecilik midir konuşabilmeliyiz.

Medya operasyonları ile istihbarat savaşlarının yürüdüğü bir dünyadayız. Dünya çok uzun süredir gizli diplomaside basını kullanıyor.

Dünyayı yöneten güçler için  elbette medya etkili bir silah. Medya bazen mesajlara aracılık ederek, bazen birşeyleri saklama, yer vermeme opsiyonunu kullanarak, bazen de sadece olanı göstererek bazı güçlere hizmet vermiş oluyor. İsteyerek veya istemeyerek...

Ve diğer taraftan; elbette gazetecilik sadece bunlar için yok.

Hangi haberde bu ilişkileri yönetmek için yönlendirme var, nerede editöryel seçim ile bir konuya yer veriliyor her zaman anlamak mümkün değil. Ancak  bir gerçeği fotoğraflamak sözkonusu olduğu sürece 'ölçüye uygun değil' demek zor. Sadece ilgili bağlantıları analiz edip başka bir karşı  fotoğraf ortaya koymak mümkün.

Geçtiğimiz günlerde yabancı basında Fidan hakkında yazılan makalelerde, bazı çevrelerde (İsrail-ABD) rahatsızlık yarattığı iddia edilmişti. Fidan’ın stratejilerini Türk hükümetinden bağımsız, kendi kendine kurduğunu varsayamayız. Dolayısı ile Türk hükümetinin dış politkasının yarattığı rahatsızlığa yer veren makalelerin kime hizmet ettiği ve bunu niye yazdıklarını sorgularken önce bu gerçekliği irdelemek, anlamak lazım.

Her ülke istihbaratı, ülkesinin çıkarlarının çatıştığı, zaman zaman politikalarının örtüşmediği ülkelerle ilgili daha hassas faaliyetler gösterir ve karşı politikalar ile muhatabına hamle yapar.

Fidan haberlerinin ardından, istihbaratın başı bir kamu yöneticisinin, bir siyasi parti tabanınca ve halk tarafından özellikle sosyal medyada nasıl sahiplenildiğini de gördük.

Burada, bu işin cemaat basınına yansıması, buna tepkiler, suçlamalar detaydır. Mühim olan dış ilişkiler.

Eski MİT müsteşar yardımıcısı Cevat Öneş bu makalelerin Türkiye’nin dış politika kararları ile ilgili bir baskı amacı taşıdığı yorumunu yaptı. Suriye meselesinin müzakere edileceği İkinci Cenevre toplantısı öncesi Esad’sız bir toplantı isteyen Türkiye’nin, bu kararını gözden geçirmesi için yapılmış olabileceğini söyledi.

Şimdi dönüp Suriye’de son duruma bakalım. Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyinde PKK uzantısı olarak da tanımlanan Kürterin PYD'si ile iligli endişeleri biliniyor. Eski dönemde Türkiye, Suriye cephesinde rahattı. Suriye’de savaş sonrası PYD lideri ile çeşitli temsalarda bulunmuştu. Suriyeli muhaliflerin burada PYD ile olan mücadelesi ise gündemi bir dönem değiştirmişti. Buraya aşağıdaki gerçeklikleri sıraladıktan sonra dönelim...

Türkiye Suriye’de muhalefeti desteklemek için dünya ile birlikte ve bağımsız olarak çeşitli adımlar attı. Ek olarak Suriye sınırını rahatlattı... Esad kuvvetlerinin bu bölgeden çekilmesi ve yabancı savaşçıların burada etkinlik sağlaması, Esad’ın gitmesini kolaylaştıracak diye düşünülürken bu olmadı. Amerika’nın müdahale etmemesi ile durum giderek karışık bir hal aldı ve Türkiye’nin uzun vadede beklediği çıkarlar kısa vadede yeni sorunlara döndü.

Bunun görülmesi ile Türkiye el Kaide finansmanı ile ilgli isimlerin mal varlıklarını dondurma adımını attı. Suriye’de el Kaide Azaz sınırında etkinlik sağladı ve muhalif Özgür Suriye Ordusu ile burada yaşadığı çatışmalar sürüyor. Ancak Türkiye’nin bazı adımların dışında yabancı savaşçılar ile ilgli sınır kontrolünü sağlayıp sağlıyamadığı hala tartışılıyor.

Bu konjoktürde Türkiye, Suriye muhalefetinin sahadaki uzantısı Özgür Suriye ordusu’nun Şam’da bazı intihar saldırıları ile Suriye askerilerine yönelik hamleleri olsada, genel durumu (ÖSO) ortadayken siyasi çözüm için kafa yoruyor. Sahada durum;  siviller ve iki tarafın savaşçıları için hem silah hem gıda açısından zorlaşıyor. Mültecilerin durumu apayrı bir başlık. Bunun için İkinci Cenevre toplantısı önemli.

Dünyanın Suriye’de radikal İslam’ın etkin olması yönündeki endişeleri de sık dillendirildi. Diğer taraftan Avrupa kendi içnde yerleşmiş radikallerin buraya gidip savaşmasını ülkelerinde bir temizlik olarak değerlendiriyor.

Tüm bu açılardan bakılınca, Türkiye’nin Suriye sorunundaki beklentileri, oradaki durumun değişkenliği, dönüp dolaşıp Türkiye’nin yumuşak karnı Kürt sorununa dokunuyor gibi.

Aylardır süren barış süreci ve bu dönemde Öcalan’ın talepleri, Tükye’nin, Suriye’nin kuzeyine bakışı ve buradaki çıkarlarından bağımsız düşünülecek bir konu değil. Bu konuda cesur ve soğukkanlı bir bakış açısına ihtiyaç devam ediyor.

Peki Türkiye’nin dış politikasını hedefleyen ve şimdilik, halk hareketi olarak başlayan ancak çeşitli güçlere de zemin açan Gezi olaylarını saymazsak,  Fidan üzerinden yürütülen, kalem ve medya operasyonlarına nasıl yaklaşılabilir?
Türkiye  Dış politikada destek unsurlarına önem veriyor. Bununla ilgili kurumları güçlendirmeye çalışıyor. Bazı yabancı gazeteciler, lobiciler ve sivil toplum örgütleri ile bu mücadelede güçlü olabileceği alanlarda etkin olmaya çalışıyor. Türkiye’nin yabancı dilde yayın yapan bir yayın organı için TRT bünyesinde çalışma  yürüttüğü de biliniyor. Tüm bu çalışmalarda kalite son derece önemli.

Zira Financial Times’ın Türkiye ile ilgili '3. havalimanı zora girdi' ve 'kanal İstanbul’a ilgi az’ haberleri gibi;  en azından bir resim çekiyor görüntüsü vermeyi başardığı haberlere 'kalite düştü' diye eleştiri getirirken, benzer hamlelerin kalitelisini yapmayı iyi biliyor olmak lazım...

Fidan’a suikast makalesini gündeme taşıyan yayın organlarının bu hareketini tartışırken, yükselen tansiyonun ve birşeyleri konuşmaktan duyulan rahatsızlığın yerini; serin duruşun alabilmesi gerekiyor.

Zalime karşı durma adına hareket ederken; atılan adımların, zulmü arttırabileceğini önce çok iyi tartmak,  müttefiklere  güvenip hareket etmeden önce bunların verdikleri mesajları iyi görmek gerekiyor.

Reyhanlı bombaları, Utku Kalı ve El Kaide...

Reyhanlı saldırısı konusunda Suriye’de etkin el Kaide bağlantılı Nusra üyelerinin eylem planlarının bilindiği ancak önlem alınmadığı iddialarına dair belgeleri aktaran er Utku Kalı’nın, Pazartesi yargıç karşısına çıkacağını da hatırlatalım... Elbette bu davada; Kalı, devletin güvenliği ve iç dış yararları konusunda gizli kalması gereken belgeleri sızdırmak ile ilgili suçu varsa ceza alacaktır. Asıl soru bu olayda casusuluk var mı; yoksa o sızdırma; sadece bireysel bir sessiz kalamamadan mı ibaret? Hükümete muhalif bir erin, belgeleri bir gazeteye sızdıma eylemi ve belgelerdeki iddialar, bu açılardan kamu vicadanında yargılanacak.


Mayıs 2013’de yaşanan 51 kişinin ölümü 140 kişinin yaralanmasına yol açan Reyhanlı bombalarında, 'Suriye rejimi bağlantılı' Türk vatandaşları yargılanmış ardından Eylül’de El Kaide bağlantılı Irak İslam Devleti isimli grup saldırıyı üstlenerek yeni saldırılar tehdidinde bulunmuştu.