12 Şubat 2013 Salı

CİLVEGÖZÜ VE HABER ÇELİŞKİLERİ


Bugünkü gazete haberlerinin Cilvegözü patlamasını veriş şekline bakarsak bazı çelişkiler ve sorular var. Biz bunların cevabına hakimizdir diye düşünüyorum. Bir özet yaptım aşağıda. Bold olan yerler, gazetelerdeki çelişen açıklama ve bilgiler.Temel soruları maddeler halinde özetliyorum, ilk sayfa haberlerindeki bilgiler ve başlıklar da gazete isimlerine göre metinleri ile yer alıyor daha sonra...

TEMEL SORULAR

1-      Araç nereden geliyordu?

2-      Araç uzaktan kumanda ile mi patlatıldı? Muhaliflere bomba götüren bir aracın kaza ile patladığı olasılığı konuşuluyor. Eğer öyle ise uzaktan kumanda iddiası safsata anlamına gelir. Bu konuda yapılan açıklamlar ıspatlanabiliyor mu? Uzmanlar ne der?

3-      Milliyet’in; Suriye rejimine yakın internet sitelerinin, saldırıdan sonraki haberlerde, Muhaberatın, ‘’Suriye’den Türkiyeye silah taşıyan araca başarılı operasyon yapıldığı’’ haberlerine dikkat çekmesi önemli. Ancak, bu mantıkta; fabrikasyon bomba taşıyan ve Esadın hedefinde olan bir araç, olsa olsa olsa Türkiye’den Suriye’ye silah taşıyor olabilir.Ya o Suriyeli siteler ya da Milliyet’in maddi hatası sözkonusu.

4-      Yenişafak’ın, bu haberi verirken ‘gözler DHKP-C ye çevrildi’ demesi ve buna dayanak olabilecek bir bilgi paylaşmaması ilginç bir tutum.

5-      Milliyet; sınırın Suriye tarafında derken Hürriyet Türkiye tarafında diyor. Basit bir maddi hata gibi.

6-      Posta ise cesurca üç olasılığı soruyor, Bu alana, Türkiye’den yardım tırlarının geldiğini, ve Suriye’den gelen araçların da yardımları almak için geldiğini vurguluyor, bu taraftan araçların Suriye’ye geçemediğini söylüyor.Yani haberlerde iddia edildiği gibi plaka Suriye ise, burdan giden araç iddiası çürümüş oluyor. Zaman ise; sahte kimlikler ile Türk illerinden çok sayıda araç kiralandığını yazarak, aracın buradan gittiğini vurguluyor gibi. O halde plaka türk olmaz mı?

7-       Bu arada Milliyet, Suriyedeki devlet destekli web sitelerinin, haberi; ‘’Esad’ın başarılı opersayonu’’ olarak duyurduğunu söylerken, Posta; bu sitelerin, haberi; aracın Türkiyeden yola çıkıp, Şam’ı hedef almayı planlayan bombaları taşıyacağını, ancak yanlışlıkla patladığı şeklinde verdiğini söylüyor. Yani; o sitelerin, ‘’Esad yaptı’’ demediğini yazıyor.

8-      Hürriyet, muhalif Suriye Ulusal Koalisyonu üyelerinin Türkiye geçişinden on dakika sonra zaman ayarlı bombanın patladığını vurgularken, Milliyet; muhaliflerin patlamadan bir gün önce muhaliflerin burada inceleme yaptığını söylemek ile yetiniyor.Yani Hatip’in geçişinin bir gün öncesi bir kontrole dikkat çekiyor ama geçişin on dakika sonrası patlama olduğunu vermiyor.

9-      Birgün ise beklenmeyecek şekilde olayı tek bir tarafa çekmiyor, sadece hükümetin bu işi eline yüzüne bulaştırdığı noktasına vurgu yapmakla; olan factleri aktarıyor manşetin detayında. Aracın Suriye plakalı olduğunu yazıyor. Suriye’den Türkiye’ye giriş yaparken yaşandığı açıklamlarını duyurmayı tercih ediyor. Birgün daha önce İmalat Üssü Türkiye,İnfilak adresi Suriye başlıklı bir haber yapmıştı. Bu haberi dehatırlatıyorlar bugün ama, fabrikasyon bombanın Türkiye’den Suriye’ye gidiyor olması gerekmez miydi bu geçmiş haberlerini ıspat adına hatırlatmaları için?




İŞTE GAZETELERİN BU HABERE DAİR İLKS AYFA METİNLERİ:

ZAMAN: SINIR KAPISINDA UZAKTAN KUMANDALI TERÖR

Suriye’de yaklaşık iki yıldır devam eden iç savaş bir kez daha Türkiye’deki ocaklara ateş düşürdü.Hatay’ın Reyhanlı ilçesi Cilvegözü sınır kapısında dün meydana gelen patlamada 13 kişi hayatını kaybetti. Sınır kapısının yaklaşık 40 km ilerisindeki ara bölgede gerçekleşen patlamada 27 kişi de yaralandı

...Başbakan yardımcısı Bülent Arınç, patlamanın Suriye’den gelen bomba yüklü panelvan minübüsün infilak etmesi sonucu gerçeleştiğini açıkladı...Suriye’ye yardım için park halindeki tırların beklediği alanda bulunan aracın uzaktan kumanda ile patladıldığı ileri sürülüyor...Mersin Gaizantep Adana gibi illerden sahte kimliklerle kiralanan çok sayıda aracın Suriye’ye kaçırıldığını belirten güvenlik birimleri, dünki saldırıda kullanılan aracın da bunlardan biri olabileceği ihtimali üzerind eduruyor.

YENİŞAFAK: TERÖR SINIRI VURDU

 ABD büyükelçiliğine düzenlenen saldırıdan 10 gün sonra, terör çirkin yüzünü birkez daha gösterdi, Hatay Cilvegözü sınır kapısından giriş yapan Suriye plakalı bomba yüklü panelvan minübus uzaktan kumada ile patladıldı. Olay yerinde 5 hastanede 8 kişi can verdi.

...Suriyedeki iç savaşın ardından Türkiye sınırında düzenelnen ilk bombalı saldırı gözler, bölgede faaliyetleirni arttıran DHKP-C ve örgütle bağlantılı hareket eden Acilciler grubuna çevrildi.Saldırıyı bakanlar kurulu toplantısında değerlendiren Başbakan Erdoğan ‘bu olay hem terör hem Suriye’deki olaylardaki hassasiyetimizin ve çalışmalarımızın ne kadar isabetliolduğunu göstermesi bakımından önemli.Her iki konudaki kararlılığımızdan taviz vermeyeceğimizin özellikle bilinmesini istiyorum’ dedi.

YARDIM NOKTASINI BİLEREK SEÇTİLER: Cilvegözü sınır kapsında sadece Türklerin ve Suriyelilerin ara bölgede ticaret yapmalarına izin veriliyordu. Suriye’ye gönderilen yardım tırları da ara bölgede boşaltılarak karşı tarafa gönderiliyordu.Patlamanın çok sayıda sivilin bulunduğu alanda olması ölü ve yaralı sayısını arttırdı.

 

MİLLİYET: BOMBALI SALDIRIDA EL MUHABERAT İZİ

Cilvegözü’nün Suriye tarafında insanı yardımların depolandığı bölgede bombalı araç patladı 3 ü türk 13 kişi öldü.

...Saldırıyı üç kişinin gerçekleştirildiği, saldırganların ikisinin Suriye’ye birinin Türkiye’ye kaçtığıiddia edildi.Bombalı araçta en az 35-40 kg fabrikasyon patlayıcı bulunduğu öne sürüldü. Patlamanın ardından Suriyedeki internet siteleirnin Esad’ın istihbarat örgütü El Muhaberatın, Türkiye’ye silah taşıyan bir araca başarılı bir operasyon gerçekleştirdiği yönündeki haberleri gözleri bu örgüte çevirdi. Patlamadan bir gün önce de, Esad muhaliflerinin sınır kapılarında incelemede bulunması, hedef muhalifler miydi yorumuna yol açtı.Türkiye’den Suriye’ye götürülen yardımlar, patlamanın meydana geldiği tampon bölgedeki depolara indiriliyor, ardından muhalifler tarafından alınarak ihtiyaç sahiplerine dağıtılıyor.

 

HÜRRİYET:ÜÇ BOMBACI KAMERADA

TÜRKİYE TARAFINDA PATLADI: Cilvegözü sınırkapısı ile Suriyenin BAB El Hawa sınır kapısı arasındaki tampon bölgenin Türkiye tarafında dün 15.00 te patlama meydana geldi.Suriye plakalı otomobildeki patlamın etkisi ile kapıya yaklaşık 40 metre uzaklıktaki 20 araç hasar gördü.

ZAMAN AYARLI BOMBA: Gümrük kapısının kamera kayıtlarında patlamadan 22 dakika önce 3 kişi aracı parkedip uzaklaşıyor.Ardından ikisi başka araç ile Suriye’ye dönüyor. 3. Kişinin ise Türkiye’ye girdiği sanılıyor. Görüntüleri izleyen Adalet Bakanı danışmanı Adnan Boynukara ‘olay tahminlerin ötesinde planlı, araç gümrük alanında terk edilip zaman ayarlı patlatılıyor’ dedi.

HEYET GEÇTİKTEN SONRA:Bombanın zaman ayarlı olması ve patlamanın Muhalif Suriye Ulusal Koalisyonu üyelerinin Türkiye geçişinden on dakika sonra olması, Hedef Koalisyon Üyeleri miydi sorusunu akla getirdi. Üyeleri yaralanmayan heyette,Koalisyon Başkanı Muaz El Hatip ve çok sayıda üst düzey yetkili yer alıyordu. Koalisyon üyesi Louay Safi, saldırıyı araştırdıklarını söyledi.

POSTA: BU BOMBALAR KİMİN?

...İçişleri bakanlığı bomba yüklü minübüsün Suriyeden geldiğini açıkladı,

İŞTE SALDIRI İLE İLGİLİ ÜÇ İDDİA:

1-Saldırıyı Türkiye’nin karşı olduğu devlet başkanı Esad düzenletti.

2-Suriyeli Muhalifler bombaları minübüse Türkiye’den yükledi.Suriye’ye götürüp eylem yapacaklardı, bombalar yanlışlıkla patladı.

3-Türkiye ile Suriye arasındaki gerginliği tırmandırmak isteyenler bu saldırıyı düzenledi ve Suriye yapmış süsü verdi.

MUAMMER GÜLER HATAYA GİDERKEN ŞU AÇIKLAMAYI YAPTI: Olaydan 22 dakika önce gri 2 dakika önce de kırmızı renkli iki arç patlamanın olduğu yere park ediyor.Bunlardan biri bomba yüklü araçlar Suriye’den geliyor.Görüntüleir mevcut.

ARAÇLAR SURİYEYE GEÇEMİYOR Tampon bölge yardımların toplandığı alan.Türk tırları yardımları buraya getiriyor.Daha sonra Suriye’den gelen araçlar, yardımları alıp ülke içine taşıyor.

...İddiaya göreEsed’in ajanları, bomba yüklü aracı tampon bölgeye getirdi ve uzaktan kumanda ile patlattı.Amaç sözümona Türkiye’ye gözdağı vermek.

ŞAMDA PATLATACAKLARDI: Suriye’den yayaın yapan devlet destekli internet siteleri bomba yüklü aracın Türkiye’den yola çıktığını ileri sürüd ve şunu iddia etti: Esad’a karşı savaşan ÖSO YANLILARI BOMBA yüklü bu araçla başta başkent Şam olmak üzere hükümetin kontrolündeki şehirlerde eylem yapacaklardı, araç yanlışlıkla patladı.

 

 

Olayın videosu


8 Şubat 2013 Cuma

GÜRSEL TEKİN'İN GAFLAŞTIRILAN SÖZLERİ

Birgül Ayman Güler, Süleyman Soylu gibi bazı milletvekillerinin sözleri üzerinden linç edildiği haftalardayız. Bu sözler çok tartışıldı. Bu sözlerin arkasındaki zihniyeti sorgulamak, makul şekilde yapıldığında anlamlı da.
Ancak ben CHP İstanbul milletvekili Gürsel Tekin'in bir TV programında ettiği sözlerin medya tarafından haberleştirilmesini mercek altına alacağım.
Siyasetçilerin konuk olduğu televizyon programları ve özel röportajlardaki açıklamalarını haberleştirme sürecinde, gazeteler haberi adeta yeniden üretiyor. Ve her yeniden üretmede olduğu gibi açıklamalar çarpıtılıyor. Bu çarpıtma, çoğu zaman konuşmaların öncesi ve sonrasının karartılması suretiyle oluyor. TRT TÜRK'te yayınlanan “Görüş Farkı” programında, ‘’Kemal Kılıçdaroğlunu nasıl devirebilriz diye organizasyonlar yapılıyor mu, ne dersiniz’’ şeklinde sorulan soruya; Gürsel Tekin’in cevabı, pek çok gazetede “olay açıklama” olarak haberleşti.

Tekin bu soruya, ‘yarın kurultay var, 81 il başkanı genel başkanın arkasında’diye cevap veriyor ve ‘Kurultay Delegeleri il başkanları genel başkanın arkasında, Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra tabanda, örgütte en güçlü lider Kılıçdaroğlu’dur, kimsenin gücü yetmez buna. Ben 30 yıldır bütün kademelerde görev yapan biri olarak söylüyorum partiyi bilen biri olarak söylüyorum’ diye de ekliyor.

Siyaseti bilmeyen biri için bu laf çok iddialı ve kulağa komik geliyor. Atatürk ve Kılıçdaroğlu…Vay be diyor millet. Liderine yalakalık yapıyor diyenler de var...

Bir nevi Süleyman Soylu’nun ebedi lider mevzusunda düştüğü duruma düşüyor Tekin. Ki Soylu da, gönlündeki bir şeyi dillendirdi. Söz konusu siyaset olunca, gönlündekini söyleyenden değil gönlündekini gizleyip güzel gösterişli konuşanlardan korkalım.

Neyse konumuza dönelim.

Bu noktada Devlet Bakanı ve Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ın Tekin’in sözlerine değindiği açıklamayı kelimesi kelimesine hatırlayalım:

Arınç, partisinin Bursa il başkanlığı tarafından düzenlenen ''Siyaset Akademisi''nde yaptığı konuşmada,

‘’CHP'de birisi geçen günlerde işte 'Atatürk'ten sonra da Ecevit'ten sonra da en güçlü lider benim liderimdir' demiş. Şimdi onun internetteki cevaplarını yolda gelirken epeyce inceledim. En hafif tabiriyle üç beş kişi ona 'bu, yalakalıktan başka bir şey değildir' diyor. Yani Atatürk ile birisini kıyaslarken bula bula birisinin ismini zikretmesi, o partilerdeki maalesef zafiyetlerin ne hale geldiğini bize gösteriyor, çünkü buna acımak lazım’’

İlk etapta zaafiyet nitelemesi makul geliyor.

Atatürk’ün kıyaslanmaz olduğu algısnı gösteren bir söylemi Ak Parti'den önemli bir isimden duymak güzel. Ancak şu var, burada; Gürsel Tekin gibi 30 yıldır CHP yi iyi bilen bir ismi, bu teknik yorumu üzerinden, Atatürk ile mevcut liderini kıyaslayarak yalakalık yapmak ile itham etmek sanıyorum meseleyi anlayamamaktan kaynaklanıyor

Bunu anlamamak Arınç’ın suçu değil. Neden diyecek olursanız, medyamız Tekin'in bu sözlerini manşetleştirirken, bu habere başlık atarken, öyle popülist yaklaşıyor ki Arınç da oradan aldığı bilgi ile haklı olarak bunu tirajikomik bulduğunu ima ediyor.

Oysa dikkatle dinlendiğinde bu programda moderatör Ömer Şahin; Tekin’e, Kılçdaroğlu’nu devirme hesapları yapılıp yapılmadığını soruyor.Tekin ise teknik olarak kurultay ve delege karşılığı anlamında 81 il başkanının Kılıçdaroğlu’nu desteklediğini ve bu bağlamda Atatürk’ten sonra en güçlü lider olduğunu söylemek istiyor. Yani İnönü ve Ecevit'in sahip olduğu delege desteğinden fazlasına sahip olduğu anlamında teknik bir niteleme yapıyor. Sorunun doğasıgereği cevabı böyle anlamak lazım. Yoksa Kılıçdaroğlu ile Atürk’ün liderliğini karşılaştırmıyor. Konu; Kılıçdaroğlu devrilebilir mi olunca, Tekin de bunun teknik olarak olamayacağı cevabını vermek için, ‘Kılıçdaroğlu güçlü bir lider’ tespitini; delege karşılığına atıf ile yapıyor il başkanları üzerinden. Yoksa; müthiş-karizmatik ve benzeri şeyler değil daha güçlü liderden kastı. Atatürk’ten sonra, bugüne kadarki CHP liderleri ile kıysaladığı nokta da buna benzer şeyler değil. Ve konuşmanın gelişinden bu belli.

Ancak gazete haberleri ve bazı internet siteleri , sırf haber tıklansın veya sansasyonel bir söz gibi yansıtmak adına; tuhaf işler yapıyorlar.

Örneklere bakalım:

Hürriyet ile başlarsak, “CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin, Kemal Kılıçdaroğlu’nun daha önce CHP liderliği yapan İnönü, Ecevit ve Baykal’dan daha güçlü bir lider olduğunu öne sürdü’’

Bir kere ‘öne sürdü’ ile Hürriyet zaten, bu fikre mesafesini belli ediyor. ‘Tekin, Kılçdaroğlu’nun Ecevit, Baykal ve İnönü’den daha güçlü bir lider olduğunu öne sürdü’ demek yerine, geçmiş liderlerin delegedeki etkileri, liderliklerinin sona erişindeki delege etkisi durumlarını, örneğin İnönü’nün delege sayısından nasıl etkilendiğini hatırlatıp, bu öne sürüleni sorgulayabililerdi.

Böyle bir haber yazarken; haberi hazırlayan veya son halini veren kalemler, o videoyu izler, konunun; gerçekte somut, öğrenilebilir karşılığı varsa, bilgi olarak okuruna sunar. ‘Böyle dedi ama aslında böyle’ der gerekirse.

Dolayısı ile konuşulan konunun teknik konu olduğunu görmezden gelip, sadece daha güçlü lider dedi deyince; bu, çarpıtmaya giriyor.

Tekin bunu söyledi mi? Dedi demesine ama habercilik böyle bir iş değilki. Biraz derinlik lazım. Bu, Tekin örneğinde bilinçli yapılmamış olabilir. Dikkatsizlik sonucu olabilir. Bazı durumlarda maksatlı yapıldığı da gerçek.

Yenişafak’ın internet sitesinde yer alan bu konudaki haberin metnine bakalım:

‘’Yılın iddiası Gürsel Tekin'nden geldi. Tekin "Atatürk'ten sonra CHP'nin en güçlü genel başkanı Kılıçdaroğlu'dur" dedi. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin TRT Türk'te yayınlanan "Görüş Farkı"programına katıldı. Programın bu haftaki konukları Gürsel Tekin ve BBP Genel Başkanı Mustafa Destici oldu. CHP Kemal Kılıçdaroğlu ile ilgili çarpıcıaçıklamalarda bulunan Gürsel Tekin, Kılıçdaroğlu'nu Atatürk'ten sonra en güçlü genel başkanı olduğunu iddia etti.’’

Bu haberde de yine, Tekin’in konuk olduğu programın moderatörünün sorusu dahi yer almıyor. Soru olmadan cevap verildiğinde; bazı durumlarda bağlamından kopuk bilgi paylaşılmış oluyor.

Tabii neticede Tekin bir siyasetçi, karşısındaki gazeteciye, gerçeği söylüyor veya söylemiyor, liderine yalaklık yapıyor veya yapmıyor onlar ayrı konu. Elbette verdiği cevap o açılardan da sorgulanacak. Bu noktada Kılıçdaroğlu hangi avantajlara sahip, neden sahip çıkar delegeler, bu soruları sorabilir programın sahibi. Bu konuşmayı haberleştiren gazeteciye düşen ise; bu cevabın hangi soruya hangi bağlamda verildiğini de açıklayarak, gerekirse ek sorular ile cevabın doğruluğunu sorgulayarak haber yapmaktır en fazla. Çarpıtmak değil.

19 Ocak 2013 Cumartesi

SAMİ AL HAJJ-UMUDUN DEVİREMEYECEĞİ DAĞ YOKTUR


SEN DOĞRU DUR, EĞRİ KENDİNİ BELLİ EDER...

TERÖRİST DEĞİL GAZETECİ...



Sudan'lı gazeteci Sami Al Hajj,  15 Aralık 2001'de  Al Jazeera için Afganistan operasyonunu izlemek üzere Pakistanda yasal vize ile bulunurken; Pakistan güçlerince tutuklanıyor ve sorgulanmak üzere ABD lilere veriliyor.

 Al Kaide bağlantısı iddiası ile Afganistan'a giriş yapmaya çalışmak ile suçlanıyor. Düşman askeri olmak ile suçlanıyor.

Çeşitli teoriler var.

Birincisi, Al Jazeera'nın, o dönem El Kaide videolarına sık yer vermesi nedeni ile Al Kaide bağlantılı olduğu iddialarını itiraf ettirecek bir kurban arayışı...

Ancak bu kadar basit bir komplo olmayadabilir. ABD haklı da olabilir...

Çünkü bu arada 2001 Kasım ayında Al Jazeera'nin Kabil bürosunun vurulduğunu hatırlatalım. Büroda Ladin  ile son röportaj yaptığı için aranan kişi Kabil büro şefi. Ve adı Sami. Pakistana gitmesi halinde tutuklanması talebi var ABD makamlarının.

Kameraman olarak Afagnistan'a girecek Sami Al Hajj ismi, yine aynı organizasyondan olan ve Ladin röportajını yapmış olan bir başka isimle karıştırılıyor... Bir pasaport taklidi iddiası da sözkonusu. Çünkü Sami Al Hajj, 1999'da Sudan'da pasaportunu çaldırıyor ve o tarih sonrası kimilik hırsızlarının bunu kullanmış olabileceğini de belirtiyor. Sonra pasaportunu yeniliyor ve legal vize ile işi gereği Pakistan'dan Afganistan'a geçmek üzereyken talihsiz arama emri ile tutuklanıyor.

Sonrası aylarca sorgulama. El Hajj daha önce Çeçenistan olaylarını izlemek üzere de görevlendirilmiş ama bu görevi iptal edilmiş ve Kosova'yı izlemiş onun yerine. Sorgularda; görev gereği bulunduğu heryer, karşısına suçlama olarak çıkıyor hep.

Kendisi birkaç ay süren ilk sorgulama süreçlerinde; aranan kişi olmadığını ispatlıyor. Kendisine inanıyorlar. Ancak bu sırada gördüğü kötü muameleler var.

Tam gerçeği anladıklarında, kendisine soruyorlar, şimdi seni bırakırsak ne yapacaksın? Eziyet altında olmanın ızdırabı ve isyanı ile hepsini herkese anlatacağım diye meydan okumayı seçiyor. Masum bir insana neler yaptığınızı anlatacağım...

Neden böyle söylediniz diye soruyorum, tam kurtulacakken? O çökmüş psikoloji ile bunun bana tam özgürlüğün eşiğine gelmişken herşeyi kaybettireceğini bile düşünmekten acizdim diyor. Sadece o anda düşünmeden cevap veriyorsunuz diyor. Bugün olsa öyle dermiyidniz diyorum, hayır tabiiki diyor, gülüyor. Hiçbişey anlatamayacağım bırakın derdim diyor.

İşte bu çöküntü ile gösterdiği refleksten sonra, masumiyeti bilindiği halde, büyük olasılıkla skandala yol açmak istemeyen yetkililer, suçsuzluğunu göz ardı edip onu Guantanamo'ya yollma metodunu seçiyorlar. Çünkü ABD'de askeri yargı, savaş dönemlerinde, bazı insan hakları ihlallerinde bulunan askerleri yargılıyor ve cezalandırıyor.

Guantanamo'yu, infaz memurları ve ABD'li subaylar için de kötü bir yer olarak tarif ediyor. Subayların, 'mahkumlar hücrede, biz de daha büyük bir hapishanedeyiz' dediğini ifade ediyor. Oradaki sorgulamalardan kafayı üşüten askerler olduğunu da ekliyor. 'Hepsi kötü değildi, iyiler de vardı' diyor. Guantanamo gerçeğine dair bir kitap yazdığı için, dini işlerden sorumlu bir subayın vatana ihanetle suçlandığını hatırlatıyor.

Burada uğradığı çeşitli kötü muameleleri anlatıyor. Açlık grevindelerken, aynı hortumun bir mahkumdan diğer mahkuma hunharca sokulması yolu ile zorl abeslendiklerini, kusturulduklarını anlatıyor. Kendilerine su verilmediğini, soyulduklarını, pornografik filmler izlenmeye zorlandıkarını, cinsel tacizlere maruz kaldıklarını anlatıyor.

Al Hajj 438 gün süren açlık grevi yaptı. 55 kilo kaybetti. Sadece su içerek... Aralarda zorla beslenme hikayeleri var burun hortumu ile. İlk getirildiğinde tek öğün yemek ve bir dilim ekmek verirlerken; greve başladıklarında çeşit çeşit yemek getirmeye başlamışlar.

Guanatanamo'ya getirildikten 6 ay kadar sonra Kızılhaç ın aracaılığı ile ailesinden gelen ilk mektup ile hayata bağlanmış ve bu şekilde; orada aklını kaçıranlardan olmamış. Pekçok mahkumun ailesi orada olduklarını bile bilmiyorlardı diyor. Bana, iyi olduklarını, 14 aylık çocuğu ile ailesinin Doha'ya alındığını, maaş ödemelerinin düzenli olarak Al jazeera tarafından aileye yapıldığını, iyi olduklarını okuyunca güçleniyor.

Dünyada Kızılhaç çok etkili diye düşündüm bir kez daha...

Kurtulacağımdan hiç şüpheye düşmedim diyor, umudum hiç kesilmedi, bunda en büyük etken, ne ABD'ye karşı ne içinde sorguya alındığım ülke Pakistan'a karşı, gazetecilik dışında yasa dışı hiçbir faaliyetimin olmadığını bilememin verdiği kendime güvendi diyor. Allahtan başka sığınacağım güç yoktu, tüm gücümü ondan aldım diyor.

Bir de, ekliyor, bir gazeteci olarak kimsenin bulamadığı bir fırsata shaip olduğumu düşündüm zaman zaman diyor.Burada olanlara tanıklık etmek çok büyük birşey diye motive oldum diyor. Oraya getirilen gazetecileirn mahkumlar ile konuşmasına izin verilmezdi diyor.

Tam 6 sene...

Al jazeera bu arada Sami için insan hakları örgütlerini harekete geçirmeye çalışıyor. Hajj'ın haberine ekranda sıkça duyuruyor. Sudan bakanlıkları ABD'den talepte bulunyor. Bazı insan hakları örgütleri temsilcileri ile görüşmesi mümkün oluyor.

 Aradan geçen yıllardan sonra 1 Mayıs 2008'de serbest kalıyor ve bir ABD askeri uçağı ile Sudan'a iade ediliyor. Uzunca süre tedavi görüyor.

Daha ilginci;

Al hajj'ın masumiyeti aslında Guantanamodaki sorgucuları tarafından da anlaşılıyor. Ama bu noktadan sonra kendisine işbirlikçi olmasını, Al Jazeera'ya dönüp, organizsyanonun ulaştığı bağlantıları ve tüm bilgileri paylaşarak muhbirlik yapması için çeşitli ödüller öneriyorlar. Para teklif ediyorlar. Sami Al Hajj kabul etmiyor. Yapamayacağını söylüyor hep...

Ve ilahi adalet ile serbest kaldıktan sonra; satmadığı kurumu onu Al Jazeera medya ağında bulunan Kamu Özgürklükleri ve İnsan Hakları Biriminin başına geçiriyor. Şimdi Al Jazeera'deki bu birimde; hem gazetecilerin uğrayabileceği insanlık dışı riskler konusunda bilgilendirmeler yapıyor ve çeşitli haber oprasyonlarında risk altında olabilecek çalışanlarının teknik boyutta desteklenmesi için çalışan bu birimi yönetiyor.

Kendisine tüm bunları yaşadıktan sonra Ladin'in ABD tarafından yaratıldığı teorisine nasıl baktığını soruyorum. Çünkü başına tüm gelenler, Amerika'nın Ladin röportajını yapan gazeteciyi araması ve buradan Ladin'e ulaşma hedefinden kaynaklanıyor. 'ABD meydana gelen her olayı kendi lehine kullanabilecek stratejilere sahip olabilir' diye geçiştiriyor. 'Karzai Bush un sahip olduğu silah şirketlerinden birinin ortağıydı mesela' diye ekliyor.

Şu an Guantanamo da sorguları bitmiş pekçok mahkum var. Bunlardan bazılarının iadesini ülkeleri kabul etmiyor. Obama kapatacğını söylemişti ama bazı lobiler bunu istemiyor diyor bir başka gazeteci arkadaşımızın sorusu üzerine Al Hajj.

Çocuklarına kavuşmuş, hala psikiyatrik ilaç tedavisi görüyor, ama son derece sağlıklı görünüyor, konuşuyor ve dimdik ayakta.

Onu görmek benim Al Jazeera'ya daha da farklı bir bakış açısı ile bakmamı sağladı. Başımıza gelebilecek her türlü olumsuzluk ile mücadele için; güçlü olmayı öğretti diyebilirim.

24 Aralık 2012 Pazartesi

ULUDERE TELAFİSİ, SON ŞANS VE MEDYA



             Akşam Gazetesi manşetine bakıyorum. “Uludere Devlet ile Barıştı” diyor. Bu kanaate varmak için  bazı olguları  veriyor haberin içindeki bilgiler. Ama o olgulara rağmen bu tespit, yüreği yananların iyileşme sürecinin; siyasi bir duruş adına, kurban edilip malzeme olması gibi duruyor.
İşe tabii ki yatıştırıcı açıdan bakılabilir, hep öfkeleri canlı tutmak gerekmez. Ama kafamızda bazı sorular varken bu bakış açısının rağbet görmesi beklenmesin.
Aslında hükümetin, olaydan sonra siyasi mevzi kaybını önlemek adına; Zeynep Tanbay’ın ifadesi ile ‘bir takım acayiplikler’ yapmasını siyasetin doğasına verebiliriz.  (Kürtaj benzetmesi falan...)
 Oysa taa başından,  -hiçbir spekülasyona yer vermeyecek şekilde-  bir cinayet davasına bakar gibi, işin  üzerine gidilebilmeliydi.
Komisyon, raporu açıklamak için gereken son toplantıyı gerçekleştirmeyerek; sürekli tarihi ertlemekle suçlanıyor.
Öte yandan basına intikal eden  sözümona “Rapor” ve buna ilişkin haberlerin kaynakları nedir? Şimdilik bilemiyoruz.
            Olayın karanlık tarafının hükümeti paniğe düşürme ihtimali, bir taraftan yürütülen terörle mücadele ile, öte yandan ‘hala bitti diyemem’ denilen “derin devlet” ögelerinin karşısında;  öncelikle bu “acıyı” bastırmayı; en rasyonel yol görmüş olabilirler.
            Devlet dediğimiz şey; suçlusu ve teröristinin dahi “devlet bana oyun oynamaz” diyebildiği şeydir. Kendi koyduğu kurala uyan organizasyonun adıdır devlet. Aslında terörle mücadelede de aksayan yerimiz burası. Suçun büyüklüğü failin affedilmesine sebep olmamalı. Küçükler cezalandırılır, büyükler cezalandırılmaz algısı en büyük kayıptır. Asıl infiali bu yaratıyor şu an. İnfial yaratmayalım derken infial yaratılıyor. Bu açıdan “Uludere” olayı, -emir komutadan nereye varılırsa varılsın, kim ve ne kaybedilirse edilsin- sonuçlandırılmalıydı. Aksi halde devlet açısından kaybedilen güven duygusu, korunandan daha önemli ve daha değerlidir.
Bir kısım medya için ise; olmaması gerektiği halde, aslında yine doğal olarak; bunları böylece geçiştirmek kanıksandı. Hükümetin kırmzı çizgilerine riayet, arka plandaki çaresizliğin samimiyetine inanıp hükümetin tarafında durma politikası...
            Olabilir mi? Duruş duruştur, yeterki herkes kendini özgürce ifade etsin diyoruz ya... ‘Nerede sorumlular’ ve ‘Neden cezalandırılamıyorlar’ sorularını sormama;
 ‘Neden halk ile paylaşılamaz cevaplar’ üstü kapalı dahi anlatmak istememe; duruşları anlaşılabilir mi, bir yayın organı için  acaba?
Psikososyal Travma Uzmanı Prof.Dr Yüksel Zeynep, Milliyet’ten Zeynep Miraç’a verdiği bugünkü röportajda, ‘Devlet büyüklerimiz bir hata yaparsa fazla konuşmayalım susalım,kol kırılır yen içinde kalır’ psikolojisi ile açıklıyor bu durumu. ‘Ölümler ucuza kapatılamaz’ diye ekliyor.
Uludere’de de kutuplaşmış durumdayız. Bir tarafta PKK baskısı gerçeğini görmek istemeyen ve devletin affedilmez hatasını ve ardından gelen tutumundan içten içe memnun olduklarını sezdiklerim var...
Diğer tarafta da ‘ortalık güllük gülistanlık. Uludere ucuza kapatılmadı, yakınlara 3.400.00 Lira ayrıldı, ilçede toplamda 12 milyon Liralık 36 proje hayata geçirildi, 30 kişi korucu oldu, 60 kişi devlet dairelerinde işe alındı’ diyenler.
Akşam Gazetesi de; olayın acısını yaşayanların, acılarının sarıldığını söylüyor. Yani direk iktidar yaraları sardı demiyor ama Uludereliler devlet ile barıştı diyor işte.
Bunu ,Kaymakam Cemil Öztürk, kaybettiği eşini Denizli’de toprağa verirken; yanında otobüsle gelen 100 Uludereli olması olgusu ile nesnelleştiriyor. Şu cümle ile, ‘Uluderelileri cenazede gören Kaymakam Öztürk, 'Acımı paylaşmak için oralardan gelen Uluderelilerin bu davranışı beni çok etkiledi' dedi.’
            Kaymaklığı aradım telefonlara cevap yok. Uludere Kaymakamı, Uluderelilerin otobüsler ile geldiğini bilmeden, bu işi ekibinden biri mi organize etti diye soracaktım.
Nasıl gelmiş olurlarsa olsunlar, genç kaymakamın, eşinin cenazesinde taa Denizli’de, ilçedekilerce yanlız bırakılmaması elbette çok güzel. Kendisine başsağlığı diliyorum. Allah’tan beş yaşındaki kızına bakacak güç kuvvet diliyorum.Uludereliler de Cumhuriyet Ortaokulu’nun İngilizce öğretmenini kaybettiler. Onlara da başsağlığı diliyoruz.
Ama kafamızdaki tüm deli sorulara aradığımız cevaplar var.
Şimdi; Akşam’ın haberine göre;

‘’...Bu acılı süreçte PKK'nın baskısına karşın, 29 ferdini vahim bir hata sonucu kaybeden Encü Ailesi'nden 15, Ortasu ve Gülyazı köylerinden de 15 kişi olmak üzere 30 kişi korucu oldu. Yine Uludere'den 60 kişi devlet dairelerine personel olarak yerleştirildi. 
Uludere halkı 28 Aralık günü yapılacak olan anma ve mevlide Şırnak Valisi Vahdettin Özkan ve diğer devlet temsilcilerini de davet etti. 'Devleti aramızda görürsek mutlu oluruz' mesajı yolladılar. Başbakan'ın talimatıyla ölenlerin yakınlarının hesabına 3.4 milyon lira yatırıldı. Ancak köylüler PKK'nın 'alanı öldürürüz' tehdidini sürdürmesi nedeniyle bu parayı henüz almadı...

-Vefat eden 34 kişinin ailelerine ve köylülere yakacak ve temel gıda malzemeleri dağıtıldı.
- Eşi vefat eden 28 kadına maaş bağlandı. (iki ayda bir 500 TL). 
- Gülyazı'da 24 derslikli lise için 130.000 TL'ye arsa alındı. 
- İki köydeki ilk, orta ve lise düzeyindeki bütün okulların çevre düzenlemesi ve onarımı yapıldı.
- 'Umut Işığı Projesi' kapsamında iki köyden 87 öğrencinin dershane ücreti karşılandı. 
- Gülyazı, Ortasu, Ortabağ ve Yemişli köylerindeki 50 aileye 60.000 TL tutarında fidan hibe edildi.
- OR-KÖY kapsamında 57.000 TL maliyetle Ortasu'da 38 haneye güneş enerjisi sistemi kuruldu..’’
 Yıllar önce başlamış projeler ver mı bu projeler arasında?
İnsan Hakları Komisyonu Uludere Alt Komisyonu üyeleri toplantılara düzenli katıldı mı? Muhalefetin komisyona ‘baskı’ iddialarına net cevaplar verilmeli.
Ve şunu biliyoruz ki;
Asıl yarayı soğutma, asıl ‘devlet ile barışma’ o yanlışın tekrar olmayacağı inancının tesisi ile mümkündür. Aynı hiyerarşik koruma düzenin yerinde kalması halinde, yardımlar ne kadar anlamlı olabilir?
Ayrıca; şunları daha evvel yapsaydın da; o cancağazlar, hadi senin imalarınla konuşayım; PKKlı olanarı da dahil, üçe beşe bakıp o kaçağa gitme gereği duymayaydı; olmaz mıydı? Canlarını, oğullarını kaybedenlerin gönlünü almaya harcayacağını, zaten yapacağını, biraz daha evvel yapaydın... O zaman herkes sana helal olsun derdi.
Felakete verdiğin refleks ile çareden uzaklaşmamış olurdu bu yardım enstrümanları o vakit...
            Teşvik ve Rant peşinde koşanlar bravo demezdi belki...
             Sırf  katma değer vergisi gibi mal ve hizmet karşılığında devlete, 218 milyar 398 milyon lira  ödemiyor muyuz? Kazanç, gelir ve emlak gibi mülkiyetten toplanan, zenginlerin vergilerinden geleni saymıyorum bile.
 Helali hoş olsun derdik hepimiz. Zira fakirin gönlü daha zengindir. Eminim.‘Kardeşlerimize helal olsun’ derdik. Kardeş olduğumuzu iyice bilirdik. Şu anda dediğimiz gibi.
Yeterki herkes geç olmadan devlete güvenebilsin artık. Güven sorununun bir kısmı halledilmişken, büyük ölçüde tekrar zedelenen güven artık tesis edilsin.

21 Aralık 2012 Cuma

GÖZE SİYAH BANT, İNCE MİZAH VE SANSÜR


NTV ekranlarında; genel yayın politikasında idari bir rolü olmayan, ancak kendi programı süresi içinde birşey ortaya koyma imkanına sahip, kuruma 17 yılını vermiş, bir konuğu, Leyla Zana’yı programa alma tartışması sonucunda işini kaybetmiş bir sunucu,

Uludere konusunda adalet isteyen duruşu ile takdir toplamış, Emret Komutanım çıkışındaki cesareti ile haklı olarak bir gazeteci olarak cevap beklerken karşılığında işsiz kalmış, dolayısı ile sorduğu soruların haklılığı izlenimini teyid etmeyi başarmış,  dış basın ile bağlantılarını kullanmakta mahir, yeni nesil bir yazar,

Ahmet Şık’ın meşhur İmamın Ordusu kitabının kopyasına sahip olması, Radikal Gazetesine baskın  ve kitabın nüshalarının silinmesi konularındaki rolü yılan hikayesine dönmüş, ‘evde değilim gazeteye gelin’ dediği için tuzakçılık ile suçlanmış,  geçmişte yargılamalar ile defalarca yüzleşmiş, daha önce benzer şeyler yaşamış bugünün sağ islami medyasının da desteği ile eylemci geçmişi yerli yersiz hatırlatılmış bir gazeteci,

Emniyet içindeki Fetullahçı yapılanma iddialarını aktaran o meşhur kitabın, 375 gün hapis yatmış yazarı,

‘’Kürtler haysiyetleri için mücadele ediyor. Gerisi teferruat" dediği için basındaki bazı isimlerce neredeyse örgütçülük ile suçlanan ve vakti ile;  28 Şubatçılar, şeriat tehlikesini,  bölücülük tehlikesinden de öne çektiğinde; mağdurun yanında duruş göstermekten çekinmemiş bir akademisyen, son yazdığı yayın organı Milliyet’ten ayrıldığı günlerde verdiği röpte ‘Sadece köşe yazarları değil, büyük patronlar, bazı siyasetçiler, ‘bizi korkuttular’ gibi özrü kabahatinden büyük bir bahaneye sığınmayı yeni döneme ayak uydurmanın yolu olarak pazarlamaya giriştiler. Bu durum, yeni sadakat ilişkileri kurmak adına mevcut iktidarın da işine geliyor’ demiş  bir entellektüel;

Ciddi sayıda okuyucusu bulunan, vicdan sahibi, düşünen, ancak kendi ifadesi ile Kürt illerini düşünürken Türk illerini düşünmemeyi seçmek ile eleştirilen, duruşu itibarıyla tek yerden bakmayı seçmiş bir başka genç yazar...

Ben Başbakan olsaydım, olmaz ya tutki oldu...

...Benim dönemimde;

                Ahmet Şık ve Nedim Şener gibi gazetecilerin davalarının sürdüğü, Rohat Emekçi gibi yayıncıların bir haber ile hedef gösterildiği ve kolunun kırıldığı, Hilal Kaplan’ın neredeyse münafık - dinsiz itham edildiği, lince hazır goygoycuların olduğu bir ortam varken,

Kraldan çok kralcılar; sansürcülüğüme örnek gösterilecek tutumlar sergileyerek beni ağızlarda sakız ettirirken,

‘Biz başbakana gül atmayız  dostun gülü yaralar’ diye varlık amaçlarına ters düşüp, beni ve kendilerini komik duruma düşüren ve bunu beni desteklediğini düşünerek yapan bir kısım medya;

 Ve bunun karşısında yılların birikimi ve gücü ile benim ‘onların da başbakanıyım’ dediğim; ama bana hala öteki olarak bakanlar üzerinde etkisi yüksek, bir başka kısım kurt medya varken;

 Bir gazeteye, hepsinin ortak noktası; beni rahatsız etmiş olmak olan bu isimlere kapı açan bir gazeteye; olsam olsam minnettar olurdum.

Bunu, benim gözüme bant çekerek yaptılar diye hiç gocunmaz, sesimi çıkarmayarak ‘görmek istemediklerim’ olduğunu iddia eden bu tanıtımı yanlış çıkarmayı seçerdim.


‘O soğukkanlılık olsaydı, zaten o gazeteciler yerlerinde yazıyor olurdu’ diyenler için;  kraldan çok kralcıların altını bir kere daha çizmekte yarar var. Ancak Başbakan medya patronlarına ‘hala bunları burada tutuyorsunuz’ demiş olmasaydı bu argüman daha anlamlı olurdu o da bir gerçek. Bu sadece başka işler yapan medya patronlarının sorunu olmadığı gibi sadece Başbakanın sorunu da değil.

Ben Başbabakan olsaydım; Birgün’e tazminat davası açmazdım.

Bugün, Birgün; Başbakan’ın gözüne para bandı koymuş. ‘Gözünü para bürüdü’ diyorlar.

Bu yola çıkanlar para için çıkmadı, tazminat davalarını, kayıpları göze almışlardır. Para için satılan gazetecilikten ise tüm imkansızlıklara rağmen inandıkları değerlere sahip çıkanların gazeteciliği, nesnellikten uzaklaşmadıkları sürece daha değerli. Her renge açığız diyen, muhalif bir gazete, kodlarından kaynaklanan hedefleri ne olursa olsun bir başbakanın hedefinde olmamalı.

Sayın başbakan, o yazarlar yazsalar ne olur, size o siyah bantlı fotoğraf ile sansürcü deseler ne olur? O isimler yazılarını yazabildiklerinde, öyle olmadığınız anlaşılır. Ayrıca siyah bantta, kişilik haklarına hakaret değil ince bir espri görüyorum.

Gerçi bu siyah bantlı tanıtımda adı geçen ve ‘yakında gazetemizde’ diye isimleri duyurulan yazarların neredeyse tümü ‘kimsenin gözünde kara bir bant olmayacağız’ çalımı ile bence gayet zekice hazırlanmış o duyuruyu kınayıp; gazeteye verebileceklerini beyan ettikleri destek ifadelerinin yanlış anlaşıldığını açıkladılar....

Birgün; duyurduğu isimler ile devamlı yazı anlaşması yapmadan bu tanıtımı çıkarırken hatalıydı ve özür diledi. Orada bitecek bir konuydu. Hakaret için yargıya gidilmeli ama hakaret var hakaret var...

Şunları eklemeli;
Başbakan 1994'ten beri basın tarafından dayak yiye yiye, basına rağmen bu ülkede %50 oy almış bir iktidarın başbakanı. Basın etiğine aykırı, hakaret içeren haberlerde her zaman hukuki mücadele yolunu seçmiştir. Hep dövüldüğü için bu alışkanlığı anlayabiliriz.

Ve Başbakan'dan, Demirel'in izlediği yol gibi sessiz kalmasını beklememiz için, siyaset yaptığı dönemde Demirel'i de yok etmek, lime lime etmek isteyen bir merkez medyanın  da var olması gerekirdi.

Ancak, artık Ustalık döneminde, merkez medyayı ve her zaman devletin kucağına oturan patronlarını epey bir yola getirmiş ve halkın 3. kere teveccühünü %50 ile gösterdiği bir başbakan olarak, bunlara takılmamasının zamanı gelmiştir diye umuyoruz. Türkiye artık o baronların  döneminde değil diye umuyoruz.

Ancak bir bakıyoruz, Başbakan diyor ki 'derin yapının bittiğini iddia edemem'. Söz bitiyor.


8 Eylül 2012 Cumartesi

CNN SPİKERİ POLİTİK KULLANIMDAN RAHATSIZ

CNN 'de kendi haber show parogramını yapan sunucu Erin Burnett, Cumhuriyetçi Ulusal Komitenin, kendi showundan bir bölümün, bir WEB reklamında kullanmasını protesto ediyor. Reklamda Başkan Obama ve yönetimi, kadınlar ile savaşta olmak ile suçlanıyor. Bunun dayanağı ise komedyen Bill Maher'den bağış kabul etmiş olması.

Videoda kullanılan görüntüler,Burnett'in Obamanın reklam stratejisti David Axelrod'un Maher'i savunduğu bir röportajından alınmış. Ve Burnett burada 'toplumun tanıdığı bir kadın figürü olarak, eğer bana birisi cinsiyetçi bir kelime etseydi' derken görülüyor. Bu sözlerinden sonra Burnett'in videosu kesilyor ve bir dış ses, Obama yönetimini erkekler klübü olarak tanımlayan bir metni okuyor.

Aslında Burnett'in videosundaki soru, Maher'in bir standupında, eski başkan adaylarından Sarah Palin hakkında yaptığı yoruma yönelikti.

Cumhuriyetçilerin videosunda yer aldığını gören Burnett ise, kendisinin dahil eidlmesinden başlangıçta etkilendiğini ancak daha sonra rahatsız olduğunu, çünkü demokratların kadınlar ile savaşta olduğunu düşünmediğini, sorduğu sorunun böyle kullanılmasından rahatsızlık duyduğunu belirtti.

Sunucu ayrıca, herhangi bir partinin kadınlar ile savaşta olduğu suçlamasının, sadece politik bir suçlama olduğunu düşündüğünü de söyledi.

Daha önce de demokratlar, Obama'nın, işveren ve sigorta şirketlerini doğum kontrol haplarını kapsama alma kuralını engellemek isteyen Cumhuriyetçileri kadınlara karşı savaşta olmak ile suçlamışlardı.

Demokratlar Muhafazakar yorumcu Rush Limbaugh'un yorumuna da itiraz etti.

Burnett ayrıca politikacıların, sorun karşı taraftayken yaraya parmak basmayı tercih ettiklerini, ancak kadınlar ile ilgili, özellikle polisin kadınlara kullandığı dil konusundaki yaptırım önerilerine kayıtsız kaldıkları eleştirisini getirdi.

Burnett medyada görüntülerinin politik amaçlı kullanılmasına itiraz eden ilk isim değil. NBC'den Tom Brokaw ise Mitt Romney'nin kampanyasında, 1990'lardan bir klibi kullanılarak bir diğer aday Newt Gingrich'in eleştirilmesine itiraz etmişti. Brokaw 'görüntülerimin amacı dışında kullanılmasından rahatsızım, bir gazeteci olarak herhangi bir kampanyanın taraftar toplamasında bir rolüm olmasını istemem' dedi.


NBC'nin hukuk işleri bölümü, reklamın kaldırılması için başvurdu ancak ABD telif yasasına göre videonun amacı dahilinde kullanıldığı savunması ile karşı karşıya kaldı.

4 Eylül 2012 Salı

CAN ATAKLI'DAN YERİNDE ANALİZLER

ŞEMDİNLİ VE PKK'NIN NİYETİ

Can Ataklı tartışılan iki konuya dair yerinde analizler yapıyor. Tarafsız ve siyasi olmaktan uzak bu görüşleri paylaşmak istedim. İlk konu PKK'nın son eylemleri ve BDP'nin ileride Türkiye siyaset sahnesindeki konumuna dair öngörüleri toparlıyor. Başbakanın olası adımlarını ve tutumunu yazmış Ataklı. PKK nın, kendilerini, Kürt halkının temsilcisi olarak ifade eden seçilmiş BDP li vekillere yönelik bir provokasyonu tetiklemenin peşinde olduğunu, vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve ardından gelecek ceza süreci hayali ile Türkiye'de demokratikleşme taleplerinin seslendirilmesine zemin arandığını aktarıyor. Vekiller PKK lılar ile kucaklaştı diye, sosyal medyada 'ceza gelsin' çığlıkları atanların okuması gereken bir yazı.

İkinci konu ise Enis Berberoğlu'nun haberine yönelik. Dün yani Pazartesi akşamı, Berberoğlu'nun Şemdinli çalışmasını Habertürk'te Cengiz Çandar, Fehmi Koru ve Ruşen Çakır da eleştiriyordu. Ancak hiçbirinden Ataklı'nın yaptığı açıklıkta bir eleştiri duymadım. Uzun bir programdı kaçırdıysam,yaptılar da duymadıysam bağışlasınlar.

Ataklı, Hürriyet'in 'orada bişey olmuyor' derken başabakana payanda olduğunu yazmış. İlk akla gelen bu bakış ile değil de, neden daha çok vatandaş görüşü yok, neden yetkililer ile görüşülmemiş vs şeklinde eleştirdi diğer gazeteciler. Hürriyet'in Türkiye Türklerindir mantığı çerçevesinde bir çalışma yaptığını vurgulamayı tercih ettiler. Direk böyle konuşan olmadı. Ataklı'nın bu konuda bir diğer farkı ise yapılan mizansenin ''yıllarca zihinde kalacak'' şekilde fotoğraflandığı takdirini de sunmuş olması.

Berberoğlu sırf payanda olmak için bu çalışmayı böyle yaptı diyemeyiz. Bunu diyebilmek için, tüm işlerinde her açıdan her fotoğrafı ortaya koyan bir medya gerçeğimiz olması lazım. Öyle bir medyada birtek Hürriyet gördüklerini tek yönlü fotoğraflamayı seçiyor olsaydı rahatça eleştirmek mümkündü. Orada değildik, neyi gördüler de atladılar, iddiamızı ıspat edemeyiz.

Bir diğer konu da Hürriyet nasıl ki Hatay haberinde tek yönlü demeçlerini ilk sayfasına taşıdığı Hataylıların haberini, başbakana payanda olmak değil de tam tersi amaçla vermekle eleştirilmişti, bu konuda da başka bir yönde bir yaklaşım görüyoruz.

O konuda da daha önce yazdığım gibi, Hatay'da da o insanlar ve o konuşmaların fotoğrafı gerçekti, Şemdinli'de de bu fotoğraf gerçek. Dolayısı ile gerçekten uzaklaşılmış bir habercilik yok. Konu nereden bakıldığı ile alakalı. Nasıl ki muhalif Suriyelilere sempati ile bakan Hataylı aransa, o da bulunabilirdi, ama onlar yerine rahatsız olanlar yer aldı haberde, Şemdinli'deki sakin fotoğraflara da öyle bakmak lazım. Aslında saygı duymamalı ama bunun için, bunu eleştirenlerin yayın organlarının da tüm konularda her türlü gerçeği beraberce çeşitlilik içinde araştırıp vermesi gerekemz mi? Bu olamadığı sürece tek yere vurmak neden?




CAN ATAKLI'NIN HER İKİ KONUYA DEĞİNİDİĞİ YAZISI

BDP’liler tutuklanmak, PKK çok şiddetli müdahale istiyor!

Artık aklın ve mantığın bittiği noktadayız. Ya da iktidar çok büyük bir oyunla karşı karşıya. Çünkü bunun başka açıklaması yok.

Son bir ayda yaşadıklarımızı arka arkaya sıraladığımızda ortaya tek bir gerçek çıkıyor: Türkiye’nin sabrının taşması ve öfkeyle tamiri çok güç olabilecek bir önleme başvurması isteniyor.

BDP’liler PKK’lı teröristlerle kucaklaştığında bunun bir bedeli olacağını bilmiyorlar mı?

“Şırnak’tan Cizre’ye olan 400 kilometre PKK’nın kontrolünde, inanmayan gelsin baksın” söyleminin tüm Türkiye’de büyük infial yaratacağı hesaplanmıyor mu?

PKK çok sık aralıklarla 8-10 şehit birden verdirmesinin başına iş açacağını tahmin etmiyor mu? Bir milletvekilinin kaçırılmasının yaratacağı sorun hiç düşünülmüyor mu?

Hepsi biliniyor.

Hepsi hesaplı.

Ama bu, çok pahalı bir hesap olacaktır.

Hem Türkiye için hem de sözde Kürt halkının huzuru ve mutluluğu için savaştığını söyleyen teröristler ve yandaşları için.

Önümüzdeki günlerin olası gelişmelerini tahmin etmek zor değil.

Başbakan çok öfkeli. Çünkü çok sıkıştı.

İçi boş açılımın hiçbir yarar sağlamayacağını ilk günden beri biliyordu.

Amacı Kürt kimliğinin değil “İslam” kimliğinin daha öne çıkmasıydı. Bölge halkını bu politika ile etkilemeye çalıştı. Bir anlamda başarılı da oldu ama milliyetçi Kürtlerin bu oyunu bozabilecek güçleri olduğunu sanıyorum tam olarak hesaplamadı.

Sonuçta milliyetçi Kürtler “son kozlarını” ortaya koymaya, bir tür “intihar komandosu” rolü oynamaya karar verdiler artık.

Başbakan’ın söyleminden anlıyoruz ki, BDP’li milletvekillerinin dokunulmazlığı yakın bir gelecekte kalkacaktır. Şartlar oluşmuştur. Parti kapatma yerine milletvekili dokunulmazlıkları kaldırılacak ve BDP’li milletvekilleri tıpkı 1994’teki gibi muhtemelen Meclis’te yaka paça yakalanıp tutuklanacaklardır.

Ki sanıyorum zaten BDP’nin istediği de bu.

Ardından PKK protesto eylemlerini artıracak, Şemdinli’de oynanmak istenen oyun bölgenin başka yerlerinde sergilenmek istenecektir.

Çaresiz kalan Tayyip Erdoğan daha da şahinleşecek ve belki olağanüstü hâl ya da sıkıyönetim ilan ederek terörle mücadeleyi en sert düzeye çıkaracaktır.

Tablo ister istemez Suriye’yi andıracağı için milliyetçi Kürtler “uluslararası müdahale” talebinde bulunacaklardır.

Yanlış politikalar Türkiye’yi sonunda bu noktaya getirdi.

...

O fotoğraf

İki gündür medyada ve özellikle sosyal medyada Hürriyet’in Genel Yayın Müdürü Enis Berberoğlu’nun Şemdinli sırtlarında çektirdiği fotoğraf konuşuluyor.

Siyasi olarak çok kötü fotoğraf tabii.

PKK bölgeyi kontrol altında tuttuğunu söylerken ve Başbakan bununla alay ederken, Amiral gemisi niteliğindeki gazetenin Başbakan’a payanda olmak için bu tür bir mizansene alet olması mesleğimiz adına hoş değil.

Ancak “kendinden söz ettirme” açısından dâhice bir mizansen bu. Yıllarca bu fotoğraf zihinlerde kalacaktır, orası da ayrı.

Hepsinin dışına küçük bir eleştirim var. Enis Berberoğlu fotoğraflarda üzerinde “GAP İstanbul” yazan bir tişörtle görünüyor.

GAP bölge halkı için “Güneydoğu Anadolu Projesi” anlamına geliyor ki sanıyorum Berberoğlu bunu düşünmüş.

Ancak tişörtteki GAP dünyanın en ünlü giyim markalarından biri.

Bir genel yayın müdürünün adeta göğsüne reklam almış gibi bu kadar unutulmayacak bir mizansende kalıcı görüntü bırakmasını kendisine yakıştıramadım.

GAP bu reklamı Hürriyet’e 10 sayfa reklam verse yapamazdı.

Can Ataklı