14 Ekim 2013 Pazartesi

Laiklerin Çelik’ten İntikamı



Kurban vahşet mi?

Birgün’de Kurban Bayramına dair bir ajitasyon dikkatimi çekti. Zafer Fehmi Yörük’ün, çocukluğundaki travmalara giderek aktardığı, kurbanın ne menem bir vahşet olduğunun hikayesi... Gerçi hikaye; bugünün daha büyük vahşetlerine bağlanıyor ama olsun...

Bunların hepsi ifade özgürlüğü kapsamında elbette... Ve bu yaklaşımın benzerlerini soyal medyada da çokça gördüğüm için gazeteye bir sözüm yok. Yani bir karşılığı var bu yaklaşımın toplumda.

Sadece şunu merak ediyorum. Yılın 360 günü hayvan kesilmesinde bir sorun yok, kesilen hayvanları yemekte de bir sorun yok, ama işin içine din, kurban, bayram girince bir alerjik durum çıkıyor ortaya sanki.

Çocukken kurbanlığı birkaç gün önce alıp, kesilene kadar onunla arkadaş olanlar vardır aramızda. Doğru.
Sonrasındaki kesim, yazarın dediği gibi bir çocuğa vahşet gibi ağır gelmiş midir, travmaya dönüşmüş müdür bilmem...

Ama Kurban Bayramı’nı bununla suçlamak için çocukların dünyada hayvan kesilmediğine, bayram dışındaki dönemlerde et yenmediğine falan inanıyor olması gerekiyor.

 Ki bir dünya gerçeği dururken sadece Kurban bayramını suçlamak için bir gerekçe olsun zihinlerinde...

Yoksa sorun, görmeyince ortadan kalkıyor mu? Biz görmeyelim de, gerisi sorun değil diye mi düşünüyor bu arkadaşlar?

Yoksa özgürlükçü bazı kalemler herkesi vejeteryan olmaya mı zorlayacak? Peki ya bitki hakları?

Demek ki tabiatın bir akışı var.

Ve doğruya doğru diyelim; sanırım işte bunlar hep din düşmanlığı.

Bir müslüman olarak özeleştiri yapılacaksa, kurban kesim yerleri, bu işin nasıl bir temsili durum içinde olması gerektiğinden çok uzaktı yıllarca. Bu işin bir Allah’a yakınlaşma işi olduğu ve kuralları olduğunu bilmek gerekir.

...

Tonla kadınla aldatan eşe katlanıp dini nikahı yermek...

Kurban olayında işin içine din girince yaşanan çifte standardın bir çeşidini ise çok eşlilik konusunda görüyoruz.

Mesele bir Ak Partili olunca; özel hayatın, kutsal değerlerin bir anlamı olmadığını görmüş olduk yine.

Yurt Gazetesi Ak parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in iki eşli olduğunu aktaran bir habere yer verdi.

Hayatlarını evliyken nerdeyse hergün başka kadınlarla yakınlaşma üzerinden yaşamakta hiçbir beis görmeyen ve bu aldatmayı ahlaki olarak tartışmayıp 'özel hayat' diyenlere yakın bir zihniyetin temsilcileri, bir erkeği, bir başka kadınla çok daha sorumlu şekilde yaşadığı beraberlik üzerinden linç ediyorlar...

Bu işi bir de bu erkeğin ilk eşine, yani resmi nikahlı eşine soralım diyebilirsiniz. Bu hanımın elinde ayrılma seçeneği vardır. Dinen de; bir kadın eşi ikinci kez evlenmek istediğinde kabul etmiyorsa kadıya giderek boşanabilmektedir.

Dolayısı ile burada, aldatma olayında hukuken kendisini aldatan erkeği boşama hakkına sahip olan kadın gibi; ilk eşin dinen de,  iki eşi aynı şekilde sevdiğini iddia eden erkeğe karşı da hakları mevcut...

Kocasının kendisini aldattığını bile bile on yıllarca evli kalan modern ve laik dünyadan çok sayıda kadın tanıyorum... Bu kadınlar kocalarının neredeyse her gördükleri kadınla birşey yaşayabileceğini hissediyorlar ve bunu istemeselerde boşanma yolunu seçmiyorlar.

Ancak hergün başka tenlerde gezen bir erkeği kabul eden bu kadın; kocasının bir başkasını daha sevmesinden, görece çok daha insani ve ruhi tarafı olan bir ilişki içinde olmasından, çok rahatsız oluyor ve kötü hissediyor...

Olabilir tabi ki, hangi kadına neyin daha zor geleceğini biz bilemeyiz zira göreceli.

Eşlerini milyon sayıda kadınla aldatmaya can atan zihniyetin ve buna gözyumarak yıllarca eş kalan ‘kendine saygılı’ kadınların bu konudaki itirazları bence komik.

İkinci olmayı kabul eden kadını da, evli bir adam ile sonu belirsiz maceralar yaşayan kadından çok daha aşağıya çeken, hedefe koyan bu habercilik, adeta evli erkeğin, seviyesiz ve kısa vadeli ilişkilerini kabul edilebilir, ama insan ruhuna uygun beraberliklerini ise karısı ile katolik nikahı varmışcasına ahlakdışı ilan ediyor.

Peki neden Çelik? Bir sunucunun dekoltesi üzerine ahkam kesme haddini kendisinde gören Hüseyin Çelik buna müstehak mıdır?

Hayır. Buna kimse müstehak değildir.


Tekrar edelim, Çelik hakkında yapılan haber ne kadar kabul edilemez ve aşağılık ise, Çelik’in bir sunucu hakkında ağzını açması da o kadar incitici olmuştur. O bunu yaptı diye karşılığında bu haber ile özel hayatının en ince detayının konuşulmasını hak etmez... 

Ancak bir siyasetçi bir kadının dekoltesi, giyimi, hayat tarzı üzerinden konuşabileceğini düşünüyorsa, konu kendisine geldiğinde, iddialar gerçekse, hiç değilse göğsünü gere gere oraya çıkan kadın sunucu kadar olmalı ve ben yaptım ama yanlış yaptığımı düşünmüyorum diyebilmelidir. 

Müslüman olduğunu ifade eden idareciler de Allah’ın müsade ettiği ve kadınların da reddetme hakkını koruduğu bu düzenlemeyi yasallaştırmalı, evli erkekler ile macera yaşayan kadın ile, ikinci hayat arkadaşlarını aynı safa düşüren bu aşağılayıcı düzeni değiştirebilmelidir.

Ki erkekler o zaman gerçekten bir ikinci kadının sorumluluğunu daha eş mertebesinde alabiliyorlar mı yoksa bu resmi olarak bir karşılığı olmayan dini nikahı kullanıyorlar mı ortaya çıksın. Ak koyun kara koyun belli olsun yani...

...

Kendince Alevilik tarifi yapanlar ile 'Kur’anda şu yok' diyenler aynı...

'Alevilik İslam’ın alt koludur’ şeklinde tanım verenlere kızan kardeşlerimi anlıyorum. Bir öğretiye inanan kişiler onu nasıl algılıyor ona bakmalı. Farklı bir din olarak görene illa da İslam’ın alt kolu diye dayatamazsın değil mi?

Ama bazı cenahların da ‘islamda başörtü yok, alkol yasağı Kuran’a değiştirilerek sonradan eklenmiş’’ itirazları da aynı derecede kabul edilemez.

Kimisi de değiştirilmiş veya değiştirilmemiş şu an okuduğumuz ve yüz yıllardır var olan hali ile başörtme ayetine ve alkol içmemeğe inanıyor.

Kuranda yok demek başkadır, o tartışılır. Hangi icma ile Kuran da olmayan bir emir veya yasak var olabiliyor konuşulur. Gerçekten yoksa buna uygun davranmak isteyenin hükmü de konuşulabilir. Ama 'yoktu, eklendi' diye iddia etmek, yüzyıllar öncesini bilir gibi tezvirat yapmak, tıpkı bazı bazı Müslümanların başkalarına inanç tarifi tayin etmeye kalkması gibi komik ve gereksiz.

11 Ekim 2013 Cuma

Ak Parti'de dördüncü dönem


Özal bilmecesi, Semra ve Ahmet Özal…

8. Cumhurbaşkanı rahmetli Turgut Özal'ın ölümü yeniden gündemde.

Haberlerde, vefatının ardından Cumhurbaşkanlığı’nın, kişisel bilgisayarıaileye vermediği aktarılıyor.

1970 model ve donanımsızlığı nedeni ile kenarda tutulan bir ambulansla hastaneye götürülen Özal'ın suikaste kurban gidip gitmediği sorusu akıllardan çıkmıyor.

Semra hanımın ismi sık sık gündeme geliyor. Bu günlerde de Özalların bazı önemli görüşmeler yaptığı duyumları alınıyor.

Bakalım neler olacak...

Kürt cephesinde son durumumuz

Şırnak'ta 9 Ekim'de PKK lideri Öcalan'ın Suriye’den çıkarılmasının yıldönümünde molotof kokteylleri çıkmış piyasaya, işyerleri yakılmış...

Mardin Nusaybin’de barış sürecinden bu yana on aydır ilk kez kepenk kapatıldı.Diyarbakır’da ise esnaf ve seyyar satıcılar çağrıya uymayarak çalıştı.

Öte yandan Kuzey Irak a operasyon tezkeresi CHP ve MHP’nin oyları ile kabul edildi.

Ve Kürtçe tartışmaları... MHP, partisinin Fethiye belediye başkanı Behçet Saatçi kürtçe afiş ile demokratikleşme paketini eleştirmeye kalkınca inceleme başlatmış... İncelemeye şaşırmadık... Biz Saatçi'ye şaşırmıştık.

Suriye, El Kaide ve Türkiye

'Hükümet El kaide ve sınırımız konusunu; en muhalif gazeteciyi de dahil, karşısına alıp anlatmalı’ diye yazmıştık. Bu olmadı ama El Kaide ve Taliban bağlantılı çok sayıda tüzel ve özel kişinin malvarlıklarınıdurdurma kararı alındı. Suriye ve sınırımız üzerinden bu konuda yazan çizenlere duyurulur. Taraf bunu manşete çekiyor, haberi ilk sayfadan gören bir diğer gazete de Demirörenler'in Milliyet'i...

Dershane Savaşı

Zaman’ın bugünki manşeti 'Sayıştay kanun taslağına AB eleştirisi' olmuş. Bütçelerde şeffaflık vurgusu olan bir haber… Ne dersiniz en büyük muhalif zaman mı? CHP'den bazıisimler de dershanelerden yana tavır koyduklarını açıkladı… Yorum yok…

Para alan kurumların öğrenciler için fırsat olduğu göreceli. Ama dershaneler kapatılınca da özel okullar ile devlet okulları arasında bir eğitim farkı olacak. Eğitimde fırsat eşitliği sağlanmadan bu iş çözülmez.

Cumhurbaşkanlığı ve Ak Parti’de dördüncü dönem

Başbakan yardımcısı Bülent Arınç partide dördüncü dönem göreve devam yasağı sorusuna; ben ve başbakan bu konu da çok net diyerek cevap vermiş. Arınç’ın; ‘’Gül, Ak partide siyaset yapmak isterse ...’’ diye başladığı cümleyi de göz önüne alırsak...

Şimdiki plan; 4. dönem yok, Başbakan Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı Başbakan gibi görünüyor.

Mahalle baskısı

Gezicilerin yönetmen KutluğAtaman'ı hedefe koymasına üzülüyorum. Parka AVM projesine ilk günden beri karşı çıktım. Protesto hakkını savunan ve polis şiddetini kınayan biriyim.

Ve demokrasi, Ataman'ın da Gezi’ye verdiği desteği; bunun beyaz Türklerin başka hezeyanlarına döndüğü görüşü ile geri çekmesini kabullenebilmektir. ''Vatandaşın sesinişiddetle bastıran otoriteyi kınamak'' nasıl bir hak ise...

Bu kınamanın halkın tercihlerine karşı başka otoritelere paryalığa gittiğini düşünmek de bir hak olmalı değil mi?




Polis Kaskı
İstanbul Başsavcılığı, Gezi'deki polis şiddetini bilirkişiliğe inceletiyor.

Polis 'kaskım çalındı' dahi dese ilgili kask numarası dikkate alınacak. Polisler kasklarına sahip çıkmakla ve elbette takmakla mükellef…

28 Şubat vs Medya

28 Şubat döneminin Genelkurmay Genel sekreteri Özkasnak'ın medya kuruluşlarına ''Cumhuriyetin Bekası için işbirliği yapan basının önde gelen isimlerine teşekkür mektubu’’gazetelerde. Bu utanç vericidir ve bugünkü gazetecilik de temiz değil.

Fakat o mektup daha utanç verici. Çünkü en azından bugün boyun eğen çıkarcı medya, halkın seçtiği iktidara biat ediyor. Postala değil. Ki halkın seçtiği iktidar halkıaldatırsa, buna göz yumuluyorsa, bu da elbette temiz bir duruş değil.

Yine de ''şimdi de böyle ''diyenler bunu da bilmeli.

Balyoz haberini Birgün’de yer aldığı gibi görebildiğimiz gün bazı şeyler ''olacak'' bu toplumda. Darbe severlerin çığlığını görmek de, davada adaletsizlik, hukuksuz yargılamalar olduğu saptanıyorsa, boş yere yatanların durumu gözden kaçıyorsa, bunu fotoğraflamak da önemli.

Fidan olayı, WSJ ve Medya

Wall Street Journal’ın Hakan Fidan haberi, Cumhuriyet'te rahatsızlık olarak duyurulup, Fidan’ın her söyleneni dinleyecek biri olmadığı kanaatinin sızdırıldığı vurgulanmış. Bu iyi mi kötü mü Ey Cumhuriyet?

Ama Yeni Şafak da Fidan için ''kayıtsız şartsız dost değil' ifadesini aynı şekilde ilk sayfa haberinde kutu içinde aktarabiliyor.

Gazeteler bir haberi aynı yerden görmese bile bir başka haberde doğruları, gerçekleri en çok başlıktaki küçük bir fark ile benzer şekilde aktarıyor. Bir yerlerde buluşuluyor galiba… Ertuğrul Özkök ile Fehmi Koru’nun East West Institute de;İslam işbirliği teşkilatı genel sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu’na takdim edilendünyayı değiştiren insanlar ödülleri töreninde buluşması gibi…

Bir de Mehmet Ağar konusunda buluşuluyor galiba. Özkök, Ağar’a açılan son dava için yeter artık yazısı yazmıştı geçenlerde…

Yeniden Alevi açılımı

Sabah, bugün nihayet Barlas’tan Yüksel Aytuğ’a, oradan Erdal Şafak’a varana kadar spiker Gözde Kansu mevzuunu dikkate alıyor, cevap veriyor.

Ama Sabah’ta; asıl hikaye, manşette. Ak Parti milletvekili Mehmet Metiner’in ‘’Cemevleri terör örgütlerinin yuvası olmamalı’’ sözüne tepki gelmişti. ‘’Camiler terör yuvası olmasın’’denilse ne kadar üzülürdü sünni müslümanlar değil mi?

İşte Ak parti bunun üzerine; bu sefer sözde değil gibi görünen bir alevi açılımı hazırlamış. O haber Cuma Sabah gazetesinin manşetinde. Okuyun derim.

9 Ekim 2013 Çarşamba

Ekmek kutsaldır


Ekmek Kutsaldır…

 

Hürriyet’ten Mehmet Yılmaz; ısrarla Ahmet Atan isimli İstanbul Büyükşehir Belediyesi sanat danışmanı ve Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi, Sanat Bölüm Başkanı bir akademisyenin attığı gezi twitlerini yazısına taşıyor.

 

Twitlerden bazıları şöyle:

 

‘’Üç–beş eylemci, çapulcu değil, Yahudi, Ermeni ve Rum Öz’ünde ahmakların bileşeni bir grubun isyancıları ile dünden yarına kavgamız olacaktır’’

 

Bir diğeri:

 

‘’Yahudi, Ermeni ve Rum’sanız Gezi eylemlerinde aktif rol almanızı anlayışla karşılıyorum. Lütfen soyunuzu araştırın”

 

Yılmaz bu twitler için yazdığı yazıda özetle diyor ki;

 

 ‘’Belediye başkanı bu kişiye Rum ve Ermenilerin eşit vatandaş olduğunu, vergi verdiğini, kendisinden farkı olmadığını söyledi mi? İşten atabildi mi?

 

Hakkında bir savcı, nefret suçu nedeni ile dava açtı mı’’

 

Yılmaz, demokratikleşme paketi ile ilgili ilk düzenleme nefret suçu ile ilgili olacak diye başlıyor yazısına. Ancak daha yeni geçen ve yasal altyapısı hazırlanmakta olan bir paketin şimdiden neden bu kişiye uygulanmadığını sorarak çuvallamış olmuyor mu?

 

Azıcık beklese yeni gaflar yapan çıkardı elbet ama dayanamamış…

 

Buradan gelelim ATV de yayınlanan Veliaht programının sunucusu Gözde Kansu’nun attığı twitlere ve işten çıkarılmasına.

 

Kansu ismi Ak Parti Genel Başkan yardımcısının, yayında giydiği  kıyafeti eleştirmesi ile gündeme geldi. Daha sonra da işten çıkarıldı.

 

İktidar partisi genel başkan yardımcısı Hüseyin Çelik bir kıyafete yorum yapıp, sonra buna  ifade özgürlüğü diyor ve bundan sonra yapım şirketi kendi kendine o kıyafeti giyen sunucuyu işten kovuyor…

 

Bütün olasılıklara aşağıda yer vereceğim ve siyasi ideolojik konulardan materyalist noktalara ülkemizde at izi nasıl başka izlere karışıyor düşüneceğiz birlikte…

 

Sunucunun twitlerine gelince; gezici olduğu, gezi sürecinde diğer %50 yi aşağılayan, onları sadece kömür ile tavlanmış kesim olarak görmeye çalışan twitleri Retweet ettiği görülüyor.

 

Bu sunucu siyasi görüşü nedeni ile işten çıkarılmış olabilir. Bu kabul edilebilir mi?

 

Hayır.

 

O zaman Mehmet Yılmaz; Ahmet Atan’ın twitleri nedeni ile işten çıkarılmasını istediğinde de kulağa kötü gelmeli değil mi?

 

Kansu’nun RT ettiği görüşlerde yer alan muhalefet tarzı her ne kadar diğerini aşağılayıp, kendi gibi düşünmeyeni kömür ile tavlanmış seçim sahibi konumunda görse de…

 

…Bir kere bu kişi başkalarının twitlerini RT ediyor. Direk itham etmek doğru olmaz.

 

İkincisi, ATV’nin gezi twitleri ile işten çıkarmalar yaptığı konuşuldu.  Veya yapım şirketi; şirket olarak Gezi konusunda radikal gördüklerini veya ideolojisini bu şekilde ötekileştirici ve aşağılayıcı yöntem üzerine kuran isimleri ekranında görmek istemiyorsa buna önceden bakmalıydı. Bir insanı bir makama getirip sonra alaşağı etmek için daha somut gerekçeler lazım.

 

Yok eğer kıyafet eleştirisi üzerinden bir ismi işten çıkarıp siyasete yaranma planı varsa zaten kabul edilemez.

 

‘’Kız başarısızdı’’ diyenlere de; bu noktaya gelmiş bir olayda Milliyet’ten Olcay Gülgün Karaoğlu’nun dediği gibi üç-beş hafta beklenmeli miydi? Gelin samimiyetle düşünelim.

 

Biri işinde iyi değilse neden üç beş hafta beklensin o ayrı. Ama daha ilk bölüm olduğundan iyi mi kötü mü, ratingini osunu busunu görmeden karar vermek yanlış olacağından beklenebilirdi. İlk yüzde ondördüncü sırada program.

 

Ben bugün youtube’dan izledim. Sesinin inişi çıkışını ayarlayamıyor, heyecanlı. İlk bölüme verilebilir. Enerjiyi alamadım ben. İzleyin siz karar verin…

 


 

Bu kız kötü diye mi işten çıkarıldı yoksa o twitlerdeki düşüncelere sahip farz edilip buna rağmen ATV’ye koştu diye mi hazmedilemedi? Şimdi örneğin Akif Beki Hürriyet’e gitti diye hemen değişmeli miydi? Veya 4 yıl önce Radikal’e yani Doğan Grubuna geçtiğinde…

 

 Biraz buralardan empati yapalım. Ama diğer medya organları da yapsın bu empatiyi ki kutuplaşma-liyakat birbirine karışmasın. At izi başka izlere karışmasın.

 

Çünkü ekmek kutsaldır…

 

 

Bu arada Çelik’in yaptığı kıyafet yorumundan sonra;  kendi grubu televizyonundan kovulan sunucu olayı yaşanmışken; Başbakan Erdoğan’ın ‘devlet yaşam tarzı dayatamaz’ açıklamasını manşete çeken Sabah’a ne demeli? Yanlış gün sanki…

 

Erdoğan eminim ki bunu sadece yıllarca devletin başörtü yasağı üzerinden dayattığı yaşam tarzı için değil her türlüsü için söylüyor. Başı açık kadar örtülü de Cumhuriyet’in sahibi diyor.

 


…

 

İfade özgürlüğü vs iftira özgürlüğü….

 

Gül, AİHM ve Cumhuriyet Gazetesi….

 

Kişiye yayın yolu ile demediğini atfetmek, iftira etmek…

 

Bunu durdurmak için yargıya gittiğinde ise; yargı kararının sonucundan dolayı bir ülkeyi tazminata mahkum etmek…

 

Bir devlet yetkilisinin bir gazete yayını için durdurma kararı aldırtması ilk etapta ifade özgürlüğüne aykırı gibi gözükebilir. Ama Gül’ün Cumhuriyet için 2007’de aldırdığı bu kararı eleştirmek için Gül’ün mağduriyetini de bilmek gerekiyor.

 

Ntvmsnbc.nin haberi şöyle:

Cumhuriyet gazetesi 29 Nisan ve 1 Mayıs 2007 tarihlerinde, o dönem Dışişleri bakanı ve Cumhurbaşkanı adayı olan Abdullah Gül'ün 1995 yılında İngiliz "The Guardian" gazetesinde yayımlanan söyleşisinden bölümler aktarmış ve bu haberi reklam kampanyasında kullanmıştı.

Bunun üzerine Gül, Cumhurbaşkanlığı adaylığının açıklanması sürecinde gazeteden davacı olmuştu. Gazete, Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından "Abdullah Gül'e atfen yapılan yayımların ve davaya konu olabilecek haberlerin yayımlanmasının tedbiren durdurulması ve önlenmesiyle" cezalandırılmıştı.

Cumhuriyet, İngiliz gazetesinden Abdullah Gül'e atfen "Türkiye'de Cumhuriyetin sonu geldi. Kesinlikle laik sistemi değiştirmek istiyoruz" ifadelerini aktarmıştı. Cumhuriyet'in aktardığı bölümlerin "kendisine ait olmadığını" söyleyen Cumhurbaşkanı Gül, davanın karar duruşmasının hemen öncesinde gazeteye şikayetini geri çekmişti.

AİHM, Gül'ün şikayetini geri çekmesine rağmen, Cumhuriyet gazetesine getirilen ihtiyati tedbir kararının "demokratik bir toplumda gereksiz" olduğu sonucuna vardı.

Strasbourg Mahkemesi tarafından oy birliğiyle alınan kararda Ankara'nın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ifade özgürlüğüyle ilgili 10'uncu maddesini ihlal ettiğine hükmedildi. Türk hükümeti dava hakkında AİHM'ye hiçbir savunma sunmadı.

Karar gereği Türk hükümeti, Cumhuriyet Vakfı, Güray Tekin Öz ve Yeni Gün Haber Ajansı'nın her birine 2 bin 500 Euro manevi tazminat ödeyecek. Türk hükümeti davacılara 5 bin 100 Euro mahkeme masrafı ödemekle de cezalandırıldı.

…

 

 
Suriye sınırımızda neler oluyor?

 

Bugün’ün haberine göre; Iraklı üç işadamı Hatay’da kaçırıldı. Kaçıranlar Suriye’li. İşadamlarından biri Suriye’ye götürüldü ve başına silah dayanarak bir fotoğrafı çekildi. Bu fotoğraf  Bağdat’taki  ailesine gönderilerek; aileden 2 milyon dolar istendi…

 

Sınırımız ve El Kaide tartışmaları böyle işte… Hoş Suriye olayı yokken de İran sınırından kaçak geçişler, PKK’lıların denetimsiz giriş çıkışı söz konusuydu…  Ama işte bunlar da oluyor.

 

Hükümetin Suriye’deki ve Güney sınırımızdaki El Kaide varlığından ve hele bu varlığın uzamasından rahatsız olmadığını düşünmüyorum.

 

Peki neden böyle oldu biri bunu açıklamalı. En muhalif sesleri de karşısına alıp konuşarak hem de.

8 Ekim 2013 Salı

Hükümetsiz topraklarda operasyon ve El Şebap

Hafta sonu U.S. Navy Seal’ isimli özel birlik Somali'de El Şebab adlı terör örgütüne bir operasyon yaptı. Operasyonun detayları ise yeni ortaya çıkıyor....

...

Uranyum, demir, kalay, bakır, jips, boksit ve doğal gaz yataklarına sahip bir Doğu Afrika ülkesi Somali.

Arap yarımdasına yakınlığı nedeni ile yapılan araştırmalarda, kuzeydeki Puntland eyaletinde yaklaşık 5-10 milyar varillik petrol rezervi saptanması sonucu Somali Petrol Şirketi kurulmuş...


Yıllardır süren iç savaş ve yönetimsizlik...

Kamu maaşlarının ödenemediği bir yoksul ülke...


Her ne kadar ABD'de de devlet dükkanı kapatsa da...

Güney Sudan'dan gelen petrolün taşınma alanı da bu ülkedeki sorunlara bakarken bilinmesi gereken bir diğer nokta.

Silah ve savaş lobisinin Somali'deki etkileri, yeraltı zenginlikleri, Kenya'nın; Somalideki durumun kendi güvenliğini ilgilendirdiğini iddia etmesi tartışmaları...

Ve yeraltı zenginliklerine sahip bölgelerde her daim bir şekilde teşvik edilen kaosu burada da görüyoruz...

Diğer yandan Avrupa'da ve Amerika'da kriz var.

...

Hafta sonu U.S. Navy Seal’ isimli özel birlik Somali'de El Şebab adlı terör örgütüne operasyon yaptı. Operasyonun detayları ise yeni ortaya çıkıyor.

Amerika bu operasyon ile Doğu Afrikadaki müttefik ülke ve Somalinin komşusu Kenya'daki ''El Kaide bağlantılı militanların genişlemesi için çalışan etkili bir ismi'' yakalamayı hedefliyordu.

Başkent Mogadişu’nun 180 kilometre güneyindeki kıyı şehri Barawe’deki bir merkeze yapılan baskında Amerikan komandoları Ikrima lakaplı Abdulkadir Muhammed Abdulkadir'i yakalayamadı.

27 Eylül'de Nairobi alışveriş merkezine düzenlenen ve 60 kişinin öldüğü saldırıyı El Şebab'ın üstlenmesinin ardından grubun rolü ve ağırlığı tartışılıyor. Saldırıyı düzenleyen ve Şebab'ın uzantısı El hicra üyesi olduğu tespit edilen iki kişi operasyon ile öldürüldü ancak asıl şüphelinin kaçtığı tahmin ediliyordu. Abdülkadiri'nin Nairobi saldırısını da planladığı sanılıyor.

Somali'nin komşusu Kenya'da El Şebab'ın alt kanadı olan yapının ismi El Hicra... Analistler ve Kenya İstihbaratına göre Ikrima bu yapıya eleman kazandırıyor ve eylemlerini planlıyordu.

Kenya ''El Şebab ile mücadele için'' Somali'ye asker gönderdiğinde, Ikrima'nın Nairobi deki BM elçiliğini ve parlementoyu hedef alan operasyonlar planladığı iddia ediliyor. Kenya istihbarat raporlarına göre, 2011'de Kenya seçime hazırlanırken, Ikrima, Batı destekli geçiş hükümeti üyelerini de hedefledi. Yetkililer bu eylem planlarının yakalandığını o nedenle engellenebildiğini söylüyor.

...

1998'de de Nairobi'de Abd büyükelçiliğine ve çeşitli merkezlere saldırılar olmuş, 2002'de Mombasa'da İsraillilere ait bir otele ve İsrailli Arkia havayoluna ait bir uçağa saldırılar gerçekleşmiş, 13 kişi ölmüş 80 kişi yaralanmıştı.

...

2011'de Kenya, Somali'nin güneyinde El Şebab'ın etkin olduğu bölgeye büyük bir operasyon başlattı. 1600 asker ve hava gücü ile bir operasyon...Bu dönemde Somali'deki iç karışıklık ve terörden kaçan 450 bin kişi Kenya'ya sığınmış durumdaydı. Somalili militanların Kenya sahillerinden insan kaçırması ve turizme verdiği zarar bardağı taşıran damla olarak sunuldu.

Kenya ve 1999 ile 2006'da ülkeye askerini sokan Etiyopya'nın, kendilerinde Somaliye müdahil olma hakkı görmesi tartışıldı. Kenya müdahalesinin ardından Somali'de bazı bölgelerde istikrar sağlandığı ve buna yönetimsizlikten yorgun düşen, soakak kavgalarının arasında kalan, açlıkla mücadele eden, eğitim alamayan bazı Somalilerin olumlu tepki verdiği argümanı kullanılıyor.

Somali'nin istikrarı için yatırım ve pekçok iyileştirmeye ihtiyaç var. Türkiye'nin bu konuda attığı adımlar bu ülkede bazı Somalililerden takdir topluyor ve diğer ülkelerin yaklaşımı gibi emparyalist-sömürgeci bir yaklaşım olarak algılanmıyor... Ancak Temmuz'da Türk büyükelçiliğine bir saldırı düzenlendiğini de hatırlatalım. Bu saldırının nedenlerine dair bazı spekülasyonlar da var.

Avrupa Birliği de Türkiye'nin kendi belirlediği çerçevede Somali'ye yardım yapmasından rahatsız olduğunu ifade etmişti. İngiliz yardım kuruluşlarının da yardım dağıtma faaliyetlerini tek elden yürütmek istediği biliniyor.

Ülkedeki mali zorluklar, polislerin maaşlarını alamaması, Türk büyükelçiliğini koruyan polislerin hangi gruplar ile bağlantılı olabileceği gibi sorular cevapsız kalıyor. Bu yönetimsizlik ve mali ortamda yönetimde El Şebab etkisinin artması da sözkonusu olabiliyor.

El Şebab veya El Kaide gibi terör örgütlerinin içinde hangi grubun hangi maksatla hareket düzenlediği ve kimin lehine çalıştığı her zaman bilinemiyor. Bu Irak'ta da Afganistan'da da böyle.

El Şebab'ta farklı ülkelerden uluslararası cihadistler ve Somali için çatışan üyeler birlikte yer alıyor.

...

Abd'nin son operasyonu ile hedef aldığı Abdulkadir'in Nairobi saldırısındaki rolü kesin olarak bilinmiyor. Ancak El Hicra'nın eylemleri Kenya'da İslami radikal olarak adlandırılan grupların yükselişte olduğu inancını güçlendirdi.

Kenya'da müslümanlar azınlık. Örgüt üyelerinin çoğu Somali'li. Üyelerin, Somali'de eğitim alıp diğer Afrika ülkelerine geçtiği görülüyor.

Haftasonu Libya'daki bir operasyonda yakalanan terör şüphelisi Ebu Enes El Libi'nin de CIA ve FBI temsilcileri tarafından sorgulanacağı belirtiliyor.

Libyada yaşayan Libi Afrikadaki ABD konsolosluklarına saldırılardan dolayı aranıyordu.

ABD Libi'yi New York'ta sorgulamayı planlıyor.

Kaddafi rejimi 2010'da ABD'ye Libi'nin adresini vermişti. Ama bu ülkedeki hassas güvenlik durumu nedeni ile Libi yakalanmamıştı. Libya'daki geçiş hükümeti ise Libi'nin götürülmesini kaçırılma olarak niteledi.

Dünya dönüyor, Ortadoğu ve Afrika kanamaya devam ediyor...

3 Ekim 2013 Perşembe

Eyyy başörtü fobili dinozorlar...


Emin Çölaşan: Din Devleti kuruluyor, Hayrünisa Hanım'ın yanı başında oturan Necdet Bey, nereye sürüklendiğimizin farkında mı?

...

Sözcü: Eski Andımızdaki Ey Büyük Atatürk, Ey Büyük Tayyip şeklini aldı...

...

Sabah 07 sularında İstanbul trafiğinde çarpıştığım adam: Tipe bak...

....

Erdoğan'ın ''eyyy'' diye başlayan hitabını tarz olarak beğenmiyorum ama bu aralar çok popüler. Muhalif yazarlar da sıklıkla kullanıyor. Bazen herkesin 'eyyy' diyecek kadar dolduğunda hemfikirler sanırım ki bu ifadeyi benimsediler.

İşte ben de bugün o noktadayım.
...

Eyyy Türkiye'nin en çok okunan 4. gazetesinin en çok okunan yazarı Çölaşan...

Bir kadına bakış açınız eşinin mesleği nezdinde midir sadece? O bir birey. Cumhurbaşkanı eşliği size nasıl bir ''pozisyon'' olarak geliyor?

Bu nasıl çağdaşlık, nasıl bir kadın anlayışıdır?

Hayrünisa Hanım bir eş.

Bireysel tercihlerinden biri başına eşarp takmak.

Bu nedenle Mecliste izleyebileceği bir şeyi izleyememesini bekleme hakkını size kim verdi?

Bu bireysel tercihin din devleti ile ne ilgisi var?

Topluma dayatılan buna dair örnekleri bulup ''din devleti kuruluyor'' deseniz, meşrebinizce saygı duyarım. Ancak bir kadının ve bir eşin yaşam biçimi üzerinden bu tespiti yapacak kadar tahammülsüz olmanız kabul edilemez.

Necdet Bey'e çağrıda bulunuyorsunuz...

Necdet Bey'in bu sizin algınızda yer alan 'din devleti kuruluyor'' olma durumuna nasıl müdahale etmesini bekliyorsunuz?

''Demokratik'' bir darbe iledir eminim....

Yetmedi mi artık ''bu sembol'' üzerinden yapılan çarpışma?

Yetmedi mi hala sizin tabirinizle badem bıyıklı ağabeyler her yerde iken başörtülü kadın üzerinden yaptığınız sözde direniş... Bu nasıl bir acziyet?

Kamusal hizmet alımında ayrımcılık yaratacağı endişesi ile hala başörtülü kadının adalet kurumlarında çalışmasının tartışıldığı ülkemde, dindar erkekler bütün görevlere gelebildi. Siz ise hala kadın ve örtü obsesyonu ile kabus görüyorsunuz.

Yoksa kadın düşmanı mısınız? Kadın saçı fetişisti de olabilirsiniz. Öyleyseniz de bunu dayatma hakkınız yok.

Laiklik ilkesi açısından dahi bakıldığında; bir aile olma, bir eş olma durumu dışında bir hali ve görevi olmayan bir kadına dahi tahammül edemiyorsunuz.

Çağdaşlığı, insan haklarını savunması umulan bir görüşü temsil etmesini beklediğimiz sözde laik kesimin, muhalefet adına nasıl gözünün döndüğünü herkese gösteriyorsunuz.

Özgürlük değil tahakküm peşindesiniz. En az din devleti kurduğunu iddia ettiğiniz zihniyet kadar gericisiniz.

...

Eyyy Sözcü...

''Ey büyük Atatürk'' demekten mutlu olanlar olabilir...

Belki ''Ey Büyük Tayyip'' diye bir andımız olsaydı onu söylemekten mutlu olacak olanlar da olabilirdi...

Ama böyle bir gerçeklik yok. Siz yalan söylüyor ve bunu ironi sosu ile yutturmaya kalkıyorsunuz.

Böyle bir andımız olsaydı...

İki lider arasındaki 7 fark herkes için aynı şekilde kabul edilir olmak durumunda mı? Kime hayran olunacağına kimin takdir edileceğine sadece siz mi karar veriyorsunuz?

''Ey Büyük Atatürk'' demek isteyenleri daha fazla vatandaş, ''Türküm doğruyum'' demek isteyenleri de daha fazla hak sahibi görüyorsunuz.

Siz ki, bu ülkede iktidarın yamuklarını korkmadan yazabilen ender yayınlardansınız. Bunu yaparken tek tarafın sesi olmaya yeltendikçe marjinalleşerek etkinizi, yankınızı daraltıyorsunuz. Sizden umutlanacakken, ''bu kafaya alet olmayalım'' diye birçok gerçeği anlatmayı düşünen mağdurların hikayelerini de bu nedenle kaçırıyorsunuz.
...

Uzlaşma diye ağlayan ve rövanşist tutumları eleştiren muhalif meslektaşlarıma aslında sonuna kadar hak veriyorum. Ama sizin gibi hayatın gerçekliğini kavramada sorunu olanlardan korkuyorum ben sayın Çölaşan.

Necdet Bey'e; bir kadın, bir eş, meclise alt tarafı 1 metre fazladan bir kumaş parçası ile (silah, pala vs ile değil) girdi diye, Genelkurmay Başkanına seslenen kafaları görünce, hükümetin rövanşizmi bana paranoyadan çok gereklilik gibi gelmeye başlayacak...

Demek ki bu halkın geleceği için böyle olmak zorunda diye düşünür hale geleceğiz.

Gebeliğimiz bitmeyecek...

Ama siz o kadar nefretle dolmuş ve bulunduğumuz coğrafyada sadece sizin gibi düşüneneleri egemen görme arzusuna gark olmuşsunuz ki bu da size birşey ifade etmiyor.

Sizin için bir kesime, neyin nasıl geldiğinin önemi yok...

Siz sadece daha fazla vatandaşlık hakkına sahip olduğuna inandıklarınız için yazıyorsunuz...

10 Eylül 2013 Salı

Dillerin rengi ve Kardeş Türküler konseri

Kardeş Türküler...

Dün akşam Harbiye Açıkhava'da gerçekleşen 20. yıl konserlerine ''Memleket Sahnemiz'' ismini verdiler.

İlk kez rengarenk giyinmiş gördüm onları.

Daha önce beyazlar içinde oluyorlardı.

En son Hrant Dink Vakfı'nın düzenlediği Hrant Dink Ödülü'nün ilkinde sahne aldıklarında 2009'da dinlemiştim ve izlemiştim keyif ile burukluk arasında.

Sahi kaç sene oldu?

...

Konser başlamadan ''memleket de böyle; renklerin bir arada olduğu sahnemiz gibi olsa'' mesajını verdiler...

Gezi'ye atfen mesajları oldu sonra... Ancak, ölümlerin durmuş olması nedeni ile barışı önemsediklerini hemen eklediler...

Önemli mesaj...

Anlayana nev'inden...

''Biz istiyoruz ki gerçekten barış sağlansın, bu ülkeye savaş uğramasın'' dediler.

Tüm bu iyi dileklere konserdeki herkesin katıldığı hissedildi...

Yılların mücadelesini verenlere, barış ümidi ile sabır mesajı...

...

Hala ana dilde eğitim hakkının sağlanamadığını hatırlattılar.

Keşke ''hükümet özgürlükçü adımlar konusunda bu kadar cimri davranmasa'' dediler...

Konser devam ederken Tuzluçayır'da gerginlik sürüyordu.

Aradan dönüşlerinde; ikinci yarıya Tuzluçayır göndermesi ile başladılar.

Alevilere aleviliğin ne olduğunun dayatılmaması gerektiği mesajını verdiler. Açıkhava coştu bu noktada...

...

Belki Cami ile Cemevi'nin yanyana olmasını mahsurlu görmeyip tercih edenler olacaktır...

Ama bunu tercih etmeyenlerin de olduğu hissediliyor.

Bunu anlamak istemeyenlere, kilise ile cami aynı bahçede olsa ister misiniz diye sormak lazım.

İslamın alevilik yorumuna, ehli beyt'e ve Hz. Ali ekseninde yaşananlara bakışına, bütün aleviler katılmak zorunda değil. Zira ayetin buyurduğu gibi ''dinde zorlama olmaz''.

Bazı aleviler kendilerince inandıkları şekli ile aleviliği yaşamak istiyor ve bunu sünni islam veya İslam ile örtüştürmüyor olabilir.

Velhasıl ben cami bulamadığım yerde yine Yaratıcı adına yapılmış bir başka ibadethanede namaz kılınabileceğini ve İslam'ın buna izin verdiğini biliyorum

Ama İslamiyet farklı içtihadlara açık bir din. Eshab'ı Kiram zamanından beri bu böyle.

Buna katılmayan, farklı içtihadlara katılabilir.

Bunların hiçbiri kötülenemez.

Kuran'da açıkça yazmayan konular, Kuran'da yazan diğer örneklere bakılarak açıklanır. Ve bunu müçtehidler yapar. Bunlar arasında da herzaman farklı yaklaşımlar olmuştur.

O nedenle bunu isteyen ve istemeyen olması son derece normal.

Alevilerin içinde de aynı şekilde bazı şeyleri isteyen ve istemeyen olacaktır.

...

İşte ilk bölümünde Hz.Muhammed'e övgüler içeren ilahilerin de yer aldığı Kardeş Türküler konserinde, Semah da, Arapça, Süryanice, Ermenice şarkılar da aynı şekilde dinlendi, sevildi.

Dünki konsere beni davet eden arkadaşımın ifadesi ile, renklerin dilleri konuştu dün gece.

Çarşı, oradaydı evet...

''Bu daha başlangıç, mücadeleye devam'' sloganları atıldı evet...

''Heryer Taksim Heryer direniş'' sloganları vardı evet.

Konserin sonunda Gezi olaylarındaki fotoğraf karelerinden oluşmuş bir klip oynatıldı. Bu klip provokatif ve acıdan nefret devşiren bir klip değildi.

Yaşanan ölüm olaylarına saygı amaçlı olduğunu düşünüyorum. Seçilen kareler ise Gezi olaylarında herkesimin olduğunu vurgular nitelikte birleştirici karelerdi.

Ve üzüntü veren fotoğraflar dikkatli kullanılmıştı.

Tüm bu sloglanlar aslında anlaşılmak ve özgürlük isteğini hissettirdi bana.

Devrim heyecanı ve bir risk

Dış güçlere alet olma riskinden bahsediyorum. Ama Erdoğan'ın dediği gibi değil...

Herşeyi dış güçler yapıyor diyerek işin içinden çıkma arayışı değil...

Geçen gün www.middleeastmonitor.com sitesinde bir haber yer aldı...

Eski El Fetih lideri Muhammed Dahlan'ın Türkiye'ye farklı pasaport ile giriş yaparak ülke muahlefetini darbe için örgütleme çalışmaları yaptığı iddia edilen bir haber...


El Fetih Filistin'de Batı tarafından zaman zaman Hamas karşısında maddi manevi desteklenen bir hareket...


Haber doğru ise, Birleşik Arap Emirlikleri ile bağlantısı olan Muhammed Dahlan'ın Türkiye'de bir muhalefet organize etmesi, bu ülkede birilerinin muhalefeti, gençleri kendilerine alet etmek istediğini gösterir.

Birleşik Arap Emirlikleri, AKP hükümetinin Mısır’daki darbeye takındığı tavır dolayısıyla Türkiye’ye yapmayı planladığı 12 milyar dolarlık kömür santrali projesini askıya aldığını duyurmuştu...

Bağlantıları siz düşünün.
...

Oysa Mısır'da bir kısım Temerrüd grubu, Tahrir'de Mursi'den bazı adımları atmasını ve yetkilerini otoriterliğe çevirmemesini isteyenler ile...

Rabia'da askeri rejime karşı duranların ortak noktaları var.

Rabiadakiler Tahrir'e, Tahrirdekiler Rabia'ya gelebildiğinde; gerçekten kimseye alet olunmaması sağlanacak.

Bu durum bizim için de geçerli.

Bu birliği, renklerin dillerin farklılığını; barış ve özgürlük için birleştirdiğimizde , özgürlüğümüzü kimseye gebe kalmadan savunabiliriz.

Biz Rabia'yı, Tahrir'i, şiddet yanlısı yöntemi nedeni ile bedel ödedikleri Hamas ile Batı'nın desteklediği El Fetih arasında sıkışmış tüm Filistinlileri, herkesi anladığımız gün kendimizi de anlayacağız.

Birilerinin bizi istediklerimize kavuşturacağı zannı ile sadece kaosa kapı aralar, kardeşlerimizin, komşularımızın ölümünü izlemiş oluruz.

...

DHKP-C ve terör endişelerinin, yobaz olarak damgalananlara olan düşmanlığın ve gerçekten insan iradesi özgürlüğü düşmanı yobazlığın...

...ümitli bir kardeşlik ve barış duygusu ile, güçlü ve rengarek birliktelikler ile aşılacağını ümit ettim konserde...

...

Nefretin değil, empatinin barışı getireceğine inanıyorum.

Çekilme durdu derken haklı çıkmaktan sevinenlerin ülkesinde, çekilmeyeni samimiyetsizlikle suçlarken kendine bakmayan çapın ülkesinde, herşeye rağmen barış diyenler var.

Devrim fikri insanları coştursa da, kan akmaması da sevindiriyor.

Birileri bu ülkeyi kanatma planları yapsa da gençler vicdanlarını dinleyecek. Savaş değil barış isteyen vicdanlarını.

Barışı, Suriye ile savaşmamak için de isteyebilirler...

İktidar mücadelesinin kanlı sokak olaylarına dönmemesi için sağduyulu eylemler yapma gayreti göstererek iç barışı da isteyebilirler...

Yeterki barış için tüm siyasi hırslar durabilsin. Kan akmaması için herkes bir an düşünsün.

Hükümet, iktidar, polis, gençler, muhalifler, teröristler...

Herkes...

Birlikte güçlü olmak o kadar mı zor?

Ümidi olanın deviremiyeceği dağ bile yoktur...

6 Eylül 2013 Cuma

ODTÜ'de ''taciz'' mi ''protesto'' mu?


Gündemde yer alan ODTÜ Protesto konusu...


Bir grup öğrenci, kendisi ile ‘’eşit’’ birkaç ‘’diğer’’ öğrenci için; güvenlik çağırıp ‘’cemaatçi öğrencileri buradan alsın’’ deme hakkını kendinde görüyor...

Gerekçeleri; öğrencilerin cemaatçi olmaları ve bazı velilere yurt tavsiye etmeleri...

Bu bana, ‘’türbanlı cemaatçi öğrencilerin yurt bilgilendirmesini protesto’’ olarak göstereceğimiz bir konu gibi gelmiyor.
Yine bir öğrencinin kendi ile eşit haklara sahip diğer öğrenciye‘’kimliğini göster’’ deme hakkını kendinde gören halleri,‘’protesto’’ mu emin değilim.


Konuyu böyle gören bazı haberlerdeki dilde, sanki durumu onaylar gibi bir hava var. Eğer bu bir duruş ise dahi olguları görmezden gelmek gibi algılanıyor.

‘’ODTÜ’de cemaatçilere örgütlenme imkanı tanımıyoruz’’ diyen arkadaş, kimlik soran ve güvenlik çağırıp ‘’cemaatçileri’’ attırmaya kalkan arkadaş kadar saldırgan değil ama o da daha yumuşak bir dille tehditte bulunuyor.

Karşı tarafa ‘’yaptırmayacaklarını’’ söylüyor .

‘’Biz yaptırmıyoruz’’…

Siz kimsiniz sorusu havada kalıyor.

Peki bu arkadaş cemaatçilere tanımadığı hakkı, örgütlenme imkanı dediği şeyi (ki ortada bir örgütlenme var mı tartışılır) hangi guruplara tanımayı uygun buluyor acaba?

Eskiden okullarda ülkücü abiler gezer böyle şeyler söylerdi…

Cemaati sevmemek herkesin tercihi. Öğrencilerin beyninin yıkanacağı,ders dışında işlerin yaptırılacağı yurtlardan tutun da özgürlük karşıtı tüm baskı ortamlarına karşıyım.Zira dini ve itikadi konularda kişinin iradesi esastır. Anlatmak, tebliğ ve özgür irade ile yapılan seçimler ise farklı...


 Bir üniversite kampüsünde yaşanan bu olay da son derece özgürlük karşıtı.

Benim bu tarz yerlere karşı olmam, birilerinin bunu tercih etmesine karşı olmam demek değil.

‘’Sadece bizim istediklerimiz, bizim izin verdiğimiz çalışmaları yapar’’ tutumu, gerçekten faşizan bir tutum.

Protesto görünümü ile başlayıp, tacize gittiği açık bir durum.

 Protesto olarak kurgulanmış,.

Gayet zekice...

 Ve o şekilde kalsaydı herkes saygı duyabilirdi. Ancak sonraki ifadeler işi başka yere taşıyor.





''Cemaatçilerin'' velileri ikna için diğer yurtlar ile ilgili söyledikleri iftira ise bu çok çirkin.

İftira değil gerçek ise bunu söylemek hakları...

Bu iddialar, kimimiz için son derece doğal ve öğrenilerek seçilmesi gereken hayat tarzlarına dair eylemler de olabilir.

 
Cemaat yurtlarına kıyasla, görece ‘’serbest’’ hayatın mümkün olduğu diğer yurtların ilke ve değerleri elbette savunulabilir. Ancak başörtülü öğrencinin dediği gibi bu bir tercih meselesi. Bu haberi Protesto olarak görmek ve onaylamak haberciliğe uygun olmayan bir haz hissi algılanmasına yol açıyor. Bu bakış açısını ben anlayamadım. Bu hareketler ülkeyi ve özgürlükleri iyi bir yere götürür düşüncesinde değilim. Bu hareketlerin çerçeveleri olur, onun dışına çıkıldığında tacize girer.



Bu konuyu protesto sırasında yaşananları açıkça aktarmadan, ''cemaatçilere protesto'' diye görmek yanlı bir duruştur. Bu haberi protesto kılıfını göstermeden sadece ''taciz'' diye vermek de yanlı bir duruştur...
Bu olayı ‘’türbanlı öğrenciye taciz’’ seviyesine çekerek, örtülüler taciz edildi denmesine hiç girmiyorum bile. Bu da konuyu başka bir yere çekmektir ki konu o değil. Ama cemaatçilerin taciz edilmesi de örtülülerin taciz edilmesi kadar yanlış. Solcuların da, diğerlerinin de...



Ve yarın öbür gün bunu yapanların yaşam tarzına, örgütlenmesine dair yapılacak benzer tacizler meşruluğunu işte buradan almış olacak...